"Tarihi canlı bir savaş alanı, bir ideolojik çatışma bölgesi olmaktan kurtarmamız lazım"

 

Lefke’nin Unutulmaz Günlerinden Biri: 5 Ağustos 1948

/Çorum milletvekili Hasene Ilgaz ve öğretmen kafilesinin Lefke’yi ziyaretleri üzerine/

Her şahsın hayatında acısıyla tatlısıyla unutamayacağı günler vardır. Yıllar geçse bile o anlamlı günler unutulmaz: kutlanır veya anılır. Şehirler, kentler de bu anlamda canlıdırlar ve onların da özel ve unutulmaması, unutturulmaması gereken günleri vardır. Ama nedense kentler, şehirler insanlar kadar şanslı değillerdir. Onların “kurtuluş” ve “işgal” günleri gibi özel günleri hariç diğer hareketli günleri çabuk unutulur, hafızalardan silinir. İnsanlarda ise bu özel ve hareketli günlerin unutulması daha geç olabilmektedir. Bunun nedeni, belki de insanların özel günleri canlılık içinde anıp kutlanırken, kentlerin özel günleri çoğu zaman sadece anlatılara dayanır olmasıdır. Ve bu anlatılar da zamanla yaşlı neslin vefatıyla beraber tamamen ortadan kalkıyor. Yani anlatılar durmaya başlıyor...

Günlük yaşamımızda çevremizde onlarla, yüzlerle olay yaşanır. Bu olaylardan ilgi alanımıza girenler kısa veya uzun belleğimizde kendilerine yer edinirler. İlgi alanımıza girmeyenler unutulup giderler ve hatta birçoğunun farkına bile varmayız. Günlük yaşamımızdan geriye izler kaldığı (ki bunlar genelde ilgi alanımıza giren olaylar oluyor) taktirde ancak tarihçi o kaynaklardan hareketle çalışma yapa bilmektedir. Günlük yaşamımızda binlerle olay yaşanmış olsun, eğer onlardan geriye yazılı, sözlü ve müzelik iz ve izler kalmıyorsa tarihçi için o konu/olaylar yok hükmündedir. Bundan dolayı da tarihçinin bir günün tarihini tüm ayrıntısıyla yazması, yakalaması mümkün olmamaktadır. Ama bahsettiğim gibi yine de her hangi bir günün tarihinin geriye kalan izler ölçüsünde yazmak, incelemek mümkündür.

Burada Lefke’nin 5 Ağustos 1948 tarihli gününü yazmak isterken tarihçinin bu “şansızlığını” unutmuş değilim. Fakat yine de ulaşabildiğim izlerden hareketle Lefke’nin 5 Ağustos 1948 tarihinin bir bölümüne ışık tutmağa çalışacağım. Günün diğer ayrıntıları için ise iz ve izlere ihtiyaç duyulmaktadır…

*          *          *

Lefke’nin tarihinde özel ve unutulmaz günler çoktur. Zamanı gelince tüm bu özel günler hatırlanır, yazılır tabi ki. Şimdilik onlardan birisi üzerinde duracağım. Hatta uzun uzun duracağım. O günü bugünden geçmişe dönük yaşamaya çalışacağım. Bununla neye mi ulaşacağım? Kim ne kazanacak bilmiyorum ama ben Lefke’nin ruhunu yakalayıp keyif almanın peşindeyim.  

5 Ağustos 1948 tarihi Lefke kentinin yaşamında özel günlerden biridir, Lefke’nin hareketli olduğu günlerden biridir. Genç nesil bu gün konusunda hiçbir şey duymamıştır. Yaşlı nesile sorduğumda ise sadece bazı hatırlamalara rastladım, o da ki parça parça. Oysa o gün Lefkelilerin “yıllar ve asırlar boyu” unutmaması gereken bir gün olarak tarif edilmektedir. Abartmıyorum, o günlerde yayınlanan Hür Söz gazetesi öyle yazıyor. 10 Ağustos 1948 tarihli Hür Söz gazetesinde Lefke ile ilgili yayınlanan bir haber şöyle başlamaktadır:

“Lefke halkı 5 Ağustos [1948] gününü sonsuz bir heyecan ve bayram havası içinde geçirmiştir. Bu tarihi günün büyük hatırası yıllar ve asırlar boyunca her Lefkelinin ruhunda ve dimağında yaşamakta devam edecektir”.[1]

Bu özel günde Lefke’de ne mi yaşanmıştır? Aşama aşama gidelim hepsini anlarız. Evet, Lefke bu özel gününde misafir(ler) ağırlayacaktır. Hasretli, özlemli uzun yıllardan sonra Kıbrıs’a Türkiye’den gelen resmi bir heyet, Çorum Milletvekili Hasene Ilgaz ve yanındaki öğretmenler kafilesi Lefke’yi ziyaret edeceklerdir... Uzun yıllardan sonra Türkiye’den bir heyet Kıbrıs’a gelmekte ve Kıbrıslı Türk kardeşleriyle kucaklaşmaktadır. Bu görüşmede ne deseniz var; hasret, özlem, kucaklaşma, sarılma, dokunuş…

… Heyet artık 12 gündür Kıbrıs’tadır. Lefke ziyaret edecekleri son kent olacaktır. Lefke’yi ziyaret edinceye kadar heyet nerede ise tüm Kıbrıs’ı gezmiştir. Larnaka, Lefkoşa, Girne, Limasol, Baf, Mağusa’da halkla görüşülmüş, halkın sorunları dinlenmiş, bölgenin tarihi mekânları ziyaret edilmiştir. Heyetin Türkiye’ye dönüşüne iki gün vardır ve Kıbrıs’taki 12. günü heyet Lefke’ye gelecektir. Lefkoşa’da bulunan misafirler için hazırlanan gezi programının 12. gününde şunlar yazılıdır:

“1. Sabah saat 9’da Omorfo tarikiyle Fukasa, Lefke ve Karadağ, Çamlıköy tarikiyle avdet,

            2. Öğle yemeyi Lefke halkı tarafından verilecektir.”[2]

*          *          *

5 Ağustos 1948 tarihinde Lefkelilerin misafirlerini karşılamak için yaptıkları hazırlıkları görmek lazım:

“Halkımız uzun hasret yıllarının ruhunda biriktirdiği elem ve acıları gidermek için bu mutlu güne susamış olacak ki aziz misafirlerini doya doya bağrına basmak için kalemin asla ifade edemeyeceği bir tehalük göstermiştir.

Kasabamız 5 Ağustos gününün erken saatlerinde hummalı bir faaliyete başlamıştı. Lefke’nin ana caddesine taklar kurulmuş, mersin dalları döşenmiş, yüzlerce, binlerce bayrakçılarla donatılmış bulunuyordu.

Saat 12… Geniş bir halk kitlesi okul yavrularımızla beraber takın etrafında toplanmış sonsuz bir heyecan içinde bekliyordu. Türkün gürleyen sesi olan davul milli parçalar çalıyor, nabızlardaki, yüreklerdeki heyecana heyecan katıyordu.”[3]

Tam da bu sırada bir motor misafirlerin gelişiyle ilgili müjdeli haber getirecektir. Motorun ardınca da misafirleri karşılamaya giden Belediye reisi Fadıl beyin arabası ve devamında Lefke Türk Kulübü ve Lefke Spor Kulübü arabaları takip edecektir. Misafirler öğlen saatinde artık Lefke’deler.

“Sayın misafirlerimizi taşıyan otomobiller yaklaşınca her tarafı çınlatan sürekli alkış sesleri gönüllerdeki heyecanı en son dereceye yükseltti. Misafirlerimiz önde halkımız arkada olmak üzere halkın alkışları, var ol sesleri arasında lokantaya gidildi.”[4]

Lefkeli Salih Suphi Soner bahsedilen lokantanın Direk Otel’in alt katındaki lokantanın olduğunu söylüyor.[5] Belediye reisi Fadıl Bey burada misafirlere Lefkeliler adına bir yemek verdi. Yemekte Lefke halkı adına misafirlere hoş geldiniz diyen Fadıl Bey Türk Lefke’nin duyduğu gurur ve sevince tercüman olan özlü bir söylev de söyledi. Ve kadehini de Büyük Türk Ulusunun sıhhat ve saadetine kaldırdı.[6] 

Yemekler sonsuz bir neşe içinde yenirken Foto Fevzi de bu mutlu günün hatırasını fotoğraf çekmek suretiyle tespite çalıştı. Foto Fevzi kimdir, çektiği hangi resimler günümüze ulaşmıştır sorusuna cevap bulamadım. Ama Hasene Ilgaz’ın Kıbrıs dönüşü yazdığı Kıbrıs Notları isimli kitabında bu yemekten bir resim bulunmaktadır. Görüntüsü pek net olmayan bu resmi çekenin Foto Fevzi olduğunu tahmin ediyorum.

Yemekten sonra Türk Kulübü ve Spor Kulübü’nde kısa bir istirahat verildi. Hasene Ilgaz ve yanında birkaç öğretmen ise dinlenmek için tüccar Galip Zeki’nin evine götürüldüler.[7] Tüccar Galip Zeki Beyi Lefke’de yaşlı nesil iyi tanır, genç nesil için değerli Rifat abimden birkaç not aktarayım:

 “Galip Zeki Bey, 1867 doğumlu Zeki Efendi ve 1886 doğumlu Ayşe Hanım’ın evladıdır. Kendisi  1 Temmuz 1911 doğumludur. Her ne kadar toplum içine ona ‘Galip Bey’ diye hitap edilse de onun kayıtlardaki tam adı ‘Mehmet Galip Zeki’ diye geçer.  Eşi Letife Hanım idi. Aslen Lefkoşalı olup Müftüzade ailesinden bir hanımefendi idi.

Galip Bey’in, Müsteyde Hanım, Növber Hanım ve Sadi isminde üç kardeşi olmuştur. 12 Eylül 1980’de vefat ettiğinde geriye 3 evlat bırakır. Zeki Bey, Sadi Bey ve Benan Hanım.

Hayatı boyunca babasından kalan narenciye bahçelerinin bakımını yaparken, diğer yandan Lefke’de sinemacılık ile uğraş vermiştir. Bu maksatla Lefkeli tüccarlar Hazım Bey ve Esat Bey ile ortaklıkları olduğu duyumlarımız arasında olsa da onun Vasıf Palas'ta ortağı 'Arestodelli' isimli bir Rum idi. Türkiye’den gelen Türk filmlerini Vasıf Palas binasındaki sinemasında halka gösterime sunuyordu.

Galip Bey ayrıca ticaret ile uğraşıyordu Hollanda’nın meşhur peynirlerini Kıbrıs’a ithal ettiğini çok iyi hatırlarım.”[8]

Evet, Hasene Ilgaz ve yanındaki birkaç arkadaşı kısa süreliğine tüccar Galip Zeki beyin evinde dinleneceklerdir. Hasene Ilgaz anılarında misafir kaldıkları evi şöyle tasvir etmektedir:

“… Bu ev büyük bir Kıbrıs eviydi. Bizim eski konak yavrularından biri. Baba ve dede yadikârı büyük taşlıklı, yüksek tavanlı, sıcak mıntaka evlerinin hususiyetlerini taşıyan güzel bir ev… Zemin katta bulunan kemerler günün icaplarına göre restore edilmiş, güzelleştirilmiş ve taşlık da daha işe yarar bir hale sokulmuştu.

Geniş misafir odasına girince pancurlar açıldı. İpek tül perdeler bir tarafa çekildi. Odaya bol ziya ve serinlik doldu. Koltuklara gömülünce ne kadar yorgun olduğumuzu anladık… İstirahatimiz için hazırlanan yukarı kata çıktığımız zaman da evde asîl bir Türk kadınının ince duyuşunu hissettik. Bu kadar az zaman için bize hususî karyolalar hazırlamışlar, en ufak teferruata kadar bir şeyi ihmal etmemişlerdi…”[9]

Ev sahiplerinin misafirperverliğinden memnun kalan Hasene Ilgaz kahve eşliğinde Galip Zeki beyin işiyle de ilgilenmektedir:

“Ev sahibinin mesleği ticaret ve sinemacılık. Hemen sinemacılığın inkişafı, filim kiralanması, kiralanan filmlerin iadesi, Türk filmlerinin halk yanındaki rağbeti ve diğer mevzular üzerinde konuştuk. Tetkik edilecek şeyler için bazı notlar aldık.”[10]

Evde misafirlerin dikkatini çeken birisi daha vardır: evin 3 yaşındaki Zeki’si. 1945 doğumlu ve bugün 75 yaşına yaklaşan Zeki Galip misafirlere gözüktüğünde daha 3 yaşındaydı. Misafirlerle Zeki Bey arasında geçen muhabbeti Zeki Bey bugün belki de hatırlamıyordur ama Hasene Ilgaz aralarında geçen muhabbeti de anılarına aktarmayı ihmal etmemiş:

 “Evin üç yaşındaki küçük Zeki’si bir aralık yanımıza geldi. Zeki millî terbiyesini genç anne ve babasından almış, Atatürk ve İnönü’nün çocuğu olduğunu söylüyor. İnönü’nü görmek için Ankara’ya gideceğini bize müjdeliyordu.”[11]

*          *          *

… Hava bir az serinleyince misafirler sokağa çıkacak ve Lefke’nin tarihi mekânlarını gezmeye başlayacaklar. Çünkü akşam saat 6’da yapılacak toplantıya daha zaman vardır. İlk olarak tarihi Piri Paşa Camiine geçilecek ve burada bulunan Osman Paşa’nın kabri ziyaret edilecektir. Ziyaret sırasında öğretmen Sıtkı Akat hocamız da misafirlerin yanında bulunmuş ve onlara Osman Paşa hakkında izahat vermiştir.

Burada durup bir not daha ekleyelim. Şimdi benim gibi sizler de, misafirlere tarih konusunda mihmandarlık yapan Sıtkı hocamızın kimliğini merak etmişsinizdir. Bir bilene sorayım dedim o zaman. Rifat abimize sorduk o da Sıtkı hocanın damadı Dündar Suphi beyi işaret etti. Dündar Suphi Bey de sağ olsunlar, bizleri kırmadılar ve hemencik İngiltere’den kısa not gönderdiler:

“Berber Hüseyin Efendiyle Ayşe Kölezade Hanım’ın en küçük evladı ve tek oğlu olan İbrahim Sıdkı Akat Bey yirminci  asrın başında Lefke’den yetişen ilkokul öğretmenlerinden biriydi. Sıdkiye ve Hıfziye isminde iki ablası vardı. 

Lefkoşa’daki bir öğretmenler toplantısında Lefkoşalı bayan öğretmenlerden Hafiz Kamil Bey’le Naile Zühtü Hanım’ın kızı olan Beraat Kamil Hanım’la tanışarak evlenmişti. Bu evlilikten Sülün, Sümer, Ayşe Süel ve Naile Süel isimlerinde dört evladı olmuştu.

Sıdkı Bey isminin anlamına layık olarak içi, yüreği temiz, doğru bir şahsiyete haizdi. Kendi cemiyeti ve milletini seven, ilerici ve Türklüğün gelişmesi için çaba gösteren kimselerdendi. Atatürk İnkılaplârı sırasında Lefke’de şapka giymeyi kabul ederek ilk şapka giyen o olduğu bilinmektedir.

            26 Ağustos 1961 tarihinde 58 yaşındayken o zamanki ismiyle Omorfo (şimdiki ismiyle Güzelyurt) kasabasında motosikletiyle seyrederken oradaki yol kavşaklarının birinde yandan gelen yolda ve bir Rum’un kullanmakta olduğu bir kamyonla çarpışarak geçirmiş olduğu bu                      trafik kazasında hayatını kaybetmiştir. Kendini ve emeklerini bilenler onu hatırlayarak takdir etsin, yattığı yer nur olsun.” (Dündar Suphi Beyin 7 Eylül 2019 tarihinde İngiltere’den gönderdiği not. Kendilerine çok teşekkür ediyorum).

Dündar beyin aktardığı bu değerli bilgilerden sonra Sıtkı Akat hocamızla ilgili bir de dönem gazetelerine bakayım dedim. Bozkurt gazetesinde hocanın geçirttiği trafik kazasıyla ilgili habere rastladım. Sıtkı hocamızın eğitim yaşamına da vurgu yapan haber aşağıdaki gibidir:

“Üzüntü ile öğrendiğimize göre, kullanmakta olduğu motosikletin dün Omorfo’da bir otomobil ile çarpışması sonunda Lefkeli emekli öğretmen İbrahim Sıtkı Akat vefat etmiştir.

Sıtkı Akat, 35 yıl öğretmenlik yaparak Kıbrıs Türk Maarifine hizmet etmiş, cemaat ve millet hizmetinde feragatle çalışmış bir şahsiyetti.

             Lefke ve bölgesinde çok sevilen ve sayılan Sıtkı Akat’ın ölümü o bölgeyi yasa gömmüştür.” (“Feci Bir Trafik Kazası”, Bozkurt, sayı 1922, 27 Ağustos 1961, s. 1)

Kıbrıs Türk Maarifine 35 yıl hizmet etmiş ve feci bir trafik kazasında yaşamını yitiren değerli Sıtkı hocamızı bir de neden merak ettim, biliyor musunuz? Bir gün Lefke’nin eğitim tarihini merak edip yazmak isteyenlere bir katkım olsun diye. Bu konuya merak salanlar bu yazının devamını ve diğer yazılarımı takip etsinler onlara çok ipucu vermişim ve bundan sonra da vereceğim…

Değerli Sıtkı Akat hocamızla ilgili bu önemli bilgilerden sonra misafirlerin ziyaretlerine devam edelim. Piri Paşa Camiinden sonra misafirlerin bir sonraki durağı Karadağ Maden Ocağı olacaktır. Maden Ocağındaki incelemelerden sonra yeniden Lefke Türk Spor Kulübü’ne geçilmiştir. Anlaşılan havaların sıcaklığı sokakta daha fazla dolaşmak için müsait olmamıştır. Misafirler Lefke Türk Spor Kulübü’nde ağırlanmış ve ikramlarda bulunulmuştur. Saat 6’ya yaklaşınca ise hep beraber Vasıf Park yazlık sinemasına geçilmiştir.

Vasıf Park sineması dendiği zaman Lefke tarihinin bu mekânla bağlı olan bazı olayları sinema şeridi gibi gözlerimin karşısında geçiyor. 1930’larda Kıbrıs’ta/Çamlıköy’de bulunan Beyaz Ruslardan Matov’un torunu Lana Der Parthogh’un çocukluk döneminde özlem duydukları Rus filmini burada izlemesini mi hatırlatsam[12], yoksa iki Osman Talât’ın – Akan ve Yurdakul’un- ortaklaşa hazırladıkları ünlü ve olaylı İzmire Girerken isimli tiyatronun gösterimini mi hatırlatsam,[13] yoksa İbrahim Zeki Burdurlu’nun Kıbrıs’taki Filiz eserindeki Vasıf Palas yazlık sinemada yaptığı gözlemleri ve yaşadığı duygularını mı hatırlatsam[14]… Yok, yok, onlara girmeyeyim ama bu mekânın tarihinin ve dolayısıyla Lefke’nin önemli bir mekânının tarihinin yazılması gerektiğini hatırlatıp geçeyim… Unutmada, bugün hangi Lefkeliyi konuştursanız bu mekanla ilgili anlatacak sayısız anısı vardır mutlaka…  

“Yok, yok, onlara girmeyeyim” dedim ama yazıyı ilerletemiyorum. Birisinden mutlaka alıntı yapmam lazım. O günkü Lefkeyi, yazlık sinemasını, bu sinemada Lefkelilerin yaşadığı heyecanı yakalamak için Burdurlu’nun Kıbrıs’taki Filiz romanına gidelim:

“Büyük bir yazlık sinema. Her yer dolu. Yakın köylerden otobüslerle gelenler ve Lefkeliler doldurmuş sinemayı. Biz, arkadaki yerimize geçtik. Yan boşluklar, çocuk arabalarıyla dolu. Çocuklu aileler, bebeklerini İngiltere’nin en ünlü çocuk arabalarıyla getirip bırakmışlar kenara.

Ceketsiz, şapkasız kalabalık sıra sıra dizili, gözler beyaz perdede. Işıklar, birer birer söndü. Loşluk yerini karanlığa bıraktı. Önce gelecek programların parçalarını gördük. Bunların çoğu Türk filmleri. İstanbul’daki Türk film şirketlerinin çevirdiği her film Kıbrıs’ta gösteriliyor. Türk sinemaları Türkçe ve yerli filimlerle pek fazla kazanıyor. Türkiye Türkçesi Türkiye’nin manzaraları ve Türkiye konuları ilgileri çekiyor.

Film başladı. Türk askeri, Türk cesareti, İstanbul’un dize gelişi ve Fatihin İstanbul sokaklarında at üstünde yürüyüşü. Her sahne, bir alkış tufanıyla geçip gidiyor. Halk tam dikkat durumunda. Her gün beraber yaşadıkları Rumlara karşı bir zafer olduğu için bu, bir sesle hınç alma da olsa yürekten bağırıyorlar: Yaşa, var ol, bravooo….

Anavatanın eski tarihi, Türkiye’nin yeni zaferleri burada kalmış Türk kardeşlerimizi öyle içten coşturuyor ki… Bu coşma, onlarla övünmenin, onlardan olmanın büyük gururunun sonucu. İngiliz’e, Rum’a, Ermeni’ye ve her üçünü birleşerek meydana getirdikleri yabancı topluluğa karşı hiç olmazsa filmlerle, romanlarla meydan okuma Kıbrıslı Türkü doyuruyor, oyalıyor, tarihini göz önüne seriyor. Gözler beyaz perdeyi delercesine… Alkış, sade bir alkış değil, bir tufan. Haykırışlar yaman.”[15]

Evet, Vasıf Park sineması dönem Lefke’sinin önemli sinema, tiyatro ve toplantı merkezidir ve bundan dolayı da misafirlerin toplantısı burada olacaktır…    

*          *          *

5 Ağustos 1948 tarihinde akşam saat 6’da Vasıf Park yazlık sineması tıklım tıklım doludur. Hani derler ya, iğne atsan yere düşmez misali, aynen öyle. Halkın her kesiminden insanlar buradadır ve yerlerini almışlardır… Ha, bu arada dikkatinizi çekiyordur mutlaka, saat 18 yazmamakta ısrar ediyorum ve devamlı akşam saat 6 yazıyorum. Bilenler nedenini biliyordur da bilmeyenler için not düşeyim. Çünkü o yıllarda Kıbrıslılar gündüz saat 12’den sonra tekrar bir iki diye sayıyorlardı. Saat için 13, 14 gibi rakam kullanmıyorlardı.

Avusturalya’da yaşayan Ali Hasan Ali abiye sordum bu saat konusunu. Bana şunları anlattı:

“1970’lere kadar öyleydi: 12’den sonra 1 olurdu. Şöyle bir örnek vereyim: CMC’nin borusu çaldığında kimse 17 borusu çaldı demezdi, 5 borusu çaldı denirdi. Sanırım şimdi bile eskiler (yaşlılar) aynı rakamı kullanıyorlar sokakta.”[16]

Toplantıya dönecek olursak, misafirleri Belediye reisi Fadıl Bey karşılamakta ve yerlerini göstermektedir. Sinema da öyle bir süslenmiştir ki: “Sinema perdesinin önüne büyük bir sahne yapılmıştır. Bahçenin her tarafı ağaçlar, sahne, sinema kapısı Türk bayraklarıyla ve kâğıt şeritlerle süslenmişti…”

Toplantının açılışını Hasene Ilgaz anısında şöyle aktarmaktadır:

“Evvelâ İstiklâl marşı için öğrenciler muntazam kıyafetleriyle sahneye çıktılar. Yüzlerce halk ayağa kalkarak bizimle marşın söylenmesine katıldılar. Ondan sonra dağıtılan programa göre öğretmenler, gençler birer birer kürsüye geldi. Bizlere bir ziyafeti milliye, bir ziyafeti edebiye verdiler. Ve konuşmalarında dâvalarını, isteklerini, itirazlarını açık, vazıh anlattılar.”[17]

Toplantı konuşmalarına geçmeden, yazının önemli bir aşamasına geldiğimden dolayı burada bir itirafta bulunmak isterim. Bu yazıyı yazmaya başlayalı nerede ise bir yıl oluyor. Ama bir türlü ilerlemiyordum. Çünkü önemli bir merakım vardı ve onu gideremiyordum. Merakım şuydu: Toplantıda kimler ve neler konuşmuşlar? Doğrusu bu merakımı gidermediğim sürece de bu yazıyla uğraşmayacağıma söz vermiştim. Ama taramalarım sonuç verdi ve toplantıda yapılan konuşmaların önemli kısımlarına ulaştım. Yine de bazı konuşmaların uzun metinlerine ulaşamadım fakat ulaştıklarım şimdilik merakımı giderecek durumdadır ve oradan yürüyeceğim. Ha, unutmadan, bir de 1948 yılında o toplantıya katılanlardan hayatta olanları arıyordum. O konuda fazla bir veriye ulaşmasam da birisinden bahsedeceğim.

Evet, şimdi de toplantıda konuşanlara geçeyim. Uzun alıntılarla sizi bir az sıkacağım, şimdiden söyleyeyim. Ama burada yapılan konuşmaların o dönemi anlamamız için önemli olduğunu düşünüyorum… Bu arada unutmadan, bugün düzenlediğimiz törenlerin konuşma metinlerini lütfen arşivleyiniz, çünkü gelecek nesillerin yaşadığımız günleri anlamaları için bu konuşma metinlerine mutlaka ihtiyaçları olacaktır…

Toplantıda ilk konuşmayı Türk milliyetçisi olarak tanınan ve Lefke’de çok sevilen öğretmen Turgut Sarıca yaptı. Şimdi Turgut Sarıca’yı Lefke’ye hapsedip de ona haksızlık yapmayalım. O Kıbrıs Türkleri arasında sevilen, saygı duyulan bir hocaydı. Sadece hoca deyip de geçemiyoruz. O aynı zamanda “Kıbrıs’ın Ziya Gökalp’ıydı”. Lefkeli değil, Gönenderelidir fakat yaşamının ve öğretmenlik yıllarının önemli bir dönemi Lefke’de geçmiştir. Lefke’de değerli birlim adamı Harid Fedai hocamız başta olmakla birçoklarının hocalığını yapmıştır.

Turgut Sarıca bir Lefke hayranıdır, Lefke’yi sevmiştir. Öğretmenlik görevi sona erdikten sonra Lefke’ye yerleşmiş ve burada yaşamına devam etmiştir. Burada vefat eden Turgut Sarıca’nın mezarı Lefke’nin girişindeki eski mezarlıktadır. Onunla ilgili öğrencisi Harid Fedai’nin makalesini okumanızı öneriyorum.[18] Ayrıca boşuna aramayın, Lefke’de onun ismine bir yerde rastlamazsınız. Çünkü… 

Ben yine toplantıya döneyim… Toplantıya dönemiyorum bir türlü çünkü burada da değerli Lefkeli şair, Turgut Sarıca’nın öğrencisi merhum Nevruz Tekman’ın hocası ile söylediklerini hatırlıyorum:

“İyiyi, güzeli, doğruyu değerli öğretmenim merhum Turgut Sarıca’dan öğrendim diyebilirim. Mükemmel bir eğitimci, dinine bağlı, ileri görüşlü, milliyetçi, vatansever ve saygın birisiydi. Yetkili olsaydım, ‘Turgut Sarıca’yı Anma Günü’ düzenlerdim. Onu saygı ve rahmetle anıyorum. Nur içinde yatsın.”[19]

Merhum Nevruz hanımın ‘Turgut Sarıca’yı Anma Günü’ gibi güzel duygusunu bir de ben yetkili olanlara duyurayım bakayım…

Yok, çok uzattım artık toplantıya dönmem lazım çünkü orada da sizi yoracağım daha.

Turgut Sarıca toplantıda “Tarihimiz ve Biz” adlı geniş bir konferans verdi. Kıbrıs Türk tarihinin ve Kıbrıs Türkünün o günkü durumunun özeti olan bu konuşmasının tam metnini aşağıda sunuyorum. Söyledim ya, amacım Kıbrıs Türkünün o günkü durumunu ve bu durumu özetleyen değerli eğitmen Turgut Sarıca’yı tanımaktır:

            “Sayın misafirlerimiz, aziz dinleyicilerim!

Sayın Belediye Reisimizin güzel bir teşbihini kullanarak: ‘Öz yuvalardan uçan şen kuşlar, öz göklerden bütün heybeti ile kabarıp yükselen ak bulutlar gibi’ şirin adamızı ziyaretiniz, taliin ters cilvesi ile yetmiş seneden beri öz yurdundan ayrılarak çeşitli boralar ve kasırgalar önünde sürünürken, siz, aziz misafirlerimiz, yıpranmak üzere olan varlığımıza taze kudretler, özlem acısı ile yanan kalplerimize ferahlık ve umut doldurdunuz.

Kıbrıs Türk Öğretmenler Birliği başta olmak üzere, sizleri nasıl bağrımıza basacağımızı, size nasıl geniş ve ferahlı günler yaşatacağımızı, anavatandan getirdiğiniz asîl ve necip hürriyet kokularını nasıl paylaşacağımızı, coşkun duygularımıza nasıl salim mecralar tayin eyliyeceğimizi adeta şaşırdık kaldık.

O temiz anavatan kokuları hepimizindir, o erişilmez şeref hepimize aittir.

Bundan ötürüdür ki, bütün Kıbrıs Türkü, en küçük köy erine varıncaya kadar, doyulmaz bir bayram havası içinde kamunuzu hasretli bağrına basmakla gurur ve iftiharın en tatlı, en heyecanlı demlerini yaşıyor.

Kıbrıs Türkü, bu anda, yüksek şahsiyetlerinde, Türk ulularının, eşsiz Türk kahramanlarının, Türklük uğrunda seve seve canlarını veren şehitlerimizin timsalleşmiş aziz hatıralarını, şuurlu ve ülkülü Türk soyunun ezelleştiği kadar da ebedileşen evrensel kültür ve medeniyet hizmetlerini hayalinden bircik bircik geçirmektedir.

Sizinle biz, o kadar kaynaşmışız ki, duygularımız, düşüncelerimiz ve işte birliğimiz hepimizi ayni ad altında, mübarek Türk adı altında topluyor.

Orta Asyanın hür havasında, engin boz kırlarında beraberdik. Hinde, Çine, Güneye, Batıya, dünyanın yedi iklim dört bucağına ilk medeniyeti biz götürdük.

Turfanın öğünmekle bitip tükenmiyen, güzelliğini, Sümerin, Akatın, Elâmın, Etilerin, Mısırın dillere destan olan kadim medeniyet meselelerine biz can verdik.

Avrupanın, kuzey Afrikanın mağra insanlarına elbise dikip giymeği biz öğrettik.

Tanrılaşan Firavunları, cennet cehennem kurup satanları biz dize getirdik.

Kadeş’te, Şalon’da biz vardık. Karşılaştığımız insan yığınlarına, kafamızdan nur, kanımızdan kan, kaynayan enerjimizden kuvvet ve kudret verdik. İlâh olduk yarattık, kul olduk hükmettik, terbiye ettik.

Genel tarihi içine alan, ona zaman zaman istikamet veren, veçheler tayin eden şereflilerin de şereflisi kadar kadim bir tarihimiz var. Şair haklıdır:

‘Türküz, ederiz daim iftihar’

‘Hilkatla başlar tarihimiz var’

Türk şairi yine haklıdır:

‘Türk olmasa tarihe yazılacak ne vardı?’

Sayın kardeşlerim,

Orta zamanda, bazı müverrihlerce yanlış adlandırılan İslâm Medeniyeti, hakikatte muazzam bir Türk medeniyetidir.

Haçlılara en kesin darbeyi atan biz, İspanya yolu ile, büyük Tarikin şahsında, Avrupaya medeniyet götüren biziz.

İstanbulu almakla tarihte yeni bir devir açan, iki yüz bin kişilik bir ordu ile güney Almanyayı dolaşarak Ronesans ve Reforuma hız veren biziz. Kıbrısı almakla da Akdenizden korsan milletleri kovarak onu emniyetli bir Türk gölü haline getiren yine biziz.

Kardeşlerim,

Sayılmakla tükenmiyen Türk medeniyeti kuruculuğunda ve Türk zaferlerinde hep beraberdik, halde de biriz, istikbalde de bir olacağız.

Sayın kardeşlerim,

Bizim bütünlüğümüz o kadar uğurludur ki yabancıların bile gıptasını çekmektedir. Bu bütünlük dilde, dinde, adet ve geleneklerimizde tazelik, canlılık ve özlüğünü muhafaza ediyor ve edecektir de.

Milletimizin yakın tarihiile, bizim de içinde yaşadığımız günlerde, dertleriyle dertleştiğimiz, sevinçleriyle bayramlar yaptığımız söz götürmez bir hakikattır.

Büyük Harpte; Kafkaslarda, Galiçyalarda, Çanakkalede, Sina çöllerinde biz de dövüştük, kurbanlar verdik. Diğer Türk erleriyle birlikte ayni mefkûre uğrunda şehit düşen Kıbrıslı Doktor İrfan Hasan Binbaşı Suphi ve Ali Raufu hörmetle anarken yaşıyan gazilerimizi de hörmetle selâmlarım.

Aziz kardeşlerim,

Büyük Harp (1914-1918) harbi, Kıbrıs Türk tarihinde Ana Vatan, muhalif cephede yer almasıyle, Kıbrıs Türkü için de iktisaden ve siyaseten çok ezici ve yıpratıcı olmuştur. O güne kadar adanın ticaretini Türk cemaatı leyhine üstün bulunduran Türk tacirlerimiz, sudan sebeplerle ve asırlardan beri yan yana yaşadığımız vatandaşlarımızın tezviratına kurban edildiler. Düşünen ve iş yapabilecek olanlar, yerlilerin jurnalcılığı ile derdest haps edildiler. O kara günlerde her dik duran Türk kafası, ezilmek ezdirilmek istendi.

Kıbrıs Türkü yanlış döndürülen bir siyasetin söndürücü tesirine uğradı. İddia edilebilir ki, ada Türklerinin iktisaden gerilemesi ve şimdiye kadar henüz baş kaldırmamasının başlıca sebebi, o kara günlerden sonra başlıyor. Düşünen başlarımız hapiste zenginleşen tacirlerimiz sürgünde olunca meydanı boş bulan vatandaşlarımız ticaretlerine germi verdiler, yüz binlere kavuştular. Biz de onların gelişmesiyle ters oranlı olarak geriledik. Elimizdekini avucumuzdakini yedik bitirdik, bunun içindir ki memleketin ticaret alanında hala sönen Kenanları yetiştiremedik. Ahmet Çavuşlar bir efsane oldu. Naimlar sermayelerini işletemeyecek bir hale geldiler. Hükümete güvenen ve kısmen dayanan halkımızda büyük bir yılgınlık görüyoruz. Hükümetin yüksek idare kapıları, Türklere kapatıldı.[20]

Büyük Harbin tesirleridir ki yüksek idare mevkilerine getirilen Rumlar, Türk kalkına ters yüz göstermiye, resmî vazifelerini cemaatları lehine kullanmıya başladılar. Orta ve küçük memurlarımız hamisiz kaldı. Kıbrıs Türkü ve öğretmeni Büyük Harbi takip eden millî mücahede günlerini, bütün tazyiklere ve cesaretsizliklere rağmen en yüksek heyecan ve kıskançlık içinde geçirmiştir.

Hiç unutamam, yabancı süzgeçlerden geçen telgrafları çocuklarımızla dershaneye kapanarak okur, karşılıklı ağlar ağlatırdık, yahut güler güldürürdük. Şimdi anavatanda bulunmalarıyle şeref duyduğumuz zabitlerimiz, doktorlarımız, eczacılarımız, hukukçularımız, öğretmenlerimiz ilk millî terbiyelerini o felâket günlerinde hep böyle müşterek duygular, müşterek düşünceler ve müşterek heyecan ve inanışlarla şuurlaştırılmıştır. Çünkü; müşterek davaya, Türk davasına ezelden inanmış bir kitleyiz. Bu inancı hiç bir kuvvet, hiç bir zorba ruhumuzdan söküp atamaz.

Kardeşlerim,

Kıbrıs Türkü hiç günahı olmaksızın, 1931 Rum iğtişaşından da her yönden müteessir olmuştur. Cinayeti işleyen onlar olduğu halde, manevi ceza müştereken verilmiştir. Bugüne kadar devam edegelmekte olan bu cezadan halâ kurtulabilemediğimizin hakiki sebeblerini bir türlü öğrenemiyoruz. Anavatan yükseliş ve ilerleyişine ayak uydurmaya çalışan Kıbrıs Türkü, terekkisine engel saydığı bu cezadan bir an evvel kurtulmak istiyor. Bununla beraber, hükûmetin, adanın her tarafında tesis ettiği kooperatifler ve geçirdiği borçlar kanunu olmasaydı, Rumların, başta papazları olduğu halde, dünkü efendilerine karşı tatbik ettikleri iktisadî abluka, ada Türk iktisadiyatını çoktan söndürmüş olacaktı. Bundan dolayıdır ki son Dünya Harbinde bitaraf çanslara ve fırsatlara malik olan ada Türk azınlığı büyük harbe nisbeten çok daha iyi derlenmiş, toplanmış ufaktan dahi olsa ada ticaret hayatında kendini göstermiye başlamıştır. Köylülerimiz aldığı acı tecrübelerden uyanarak çok daha iyi çalışma ve daha çok tasarrufa kıymet veriyorlar.

Yine şayanı şükrandır ki, hükûmet, haksız yere süründürdüğü Türk Cemaatı isteklerine son günlerde kulaklarını açmış bulunuyor. Türk işleri komisyonundan cemaatımız lehine, esaslı işler başarmasını beklemekteyiz. Fakat bunu beklerken büyük Fuzuli gibi haykıracağımız geliyor:

‘Dert çok, hemdert yok,

Düşman kavi, tali zebun”.

Buna rağmen, Türkün başaramıyacağı, yenemiyeceği bir zorluğun mevcudiyetine de inanamıyoruz. Muhalleri mümkün kılan, aşılmaz görünen engelleri yıkan ancak Türktür. Buna millî mücadele tarihimiz baştan başa şahittir, fakat unutulmasın ki adada yaşıyan Türklüğün gelişmesi ve yükselmesi için kulak tozumuzda varlığını dünyaya saydıran yirmi milyon anavatan Türklerinden müzaherete muhtacız.[21]

Ada Rumları, hem ekseriyette oldukları halde, Mısırdaki, Amerika’daki ve bilhassa Yunanistandaki Rumlardan maddî ve manevî alanda, müzaheret temin ettikleri içindir ki son yıllarda iki kısma ayrılarak ve buna da siyasî olgunluk adını vererek gemi azıya almışlar ve en az yirmi bin şehidimizin kanı ile sulanmış ve bu şirin adanın muhtariyet ve ilhak teranelerini  Yunan parlâmentosuna sokmağa muvaffak olmuşlardır. Milletler konseyine müracaat etmişler, aynı zamanda Londra’ya hey’etler göndermişler, meşhur Vima gazetesi başyazarını da bu işin kabalcısı yapmışlardır. Vima başyazarı kilise şamdanlarının zehirleyici ışığı altında aldığı terbiyesiyle, günün birinde, bizimle hesaplaşacağını sıkılmadan söyliyor, aklınca bizi korkutmak, sindirmek, muhtariyet yahut ilhaka ses çıkarmamamızı istiyor. Vima başyazarına cevabımız pek basittir:

‘Yurdumuzu almak istiyen’

‘Para ile alınmadı bu vatan’

‘Kanla sattı bize bu yurdu satan’

‘Gelsin alsın varsa canından bezen’.

‘Bir tek kalıncaya kadar pazarlık’

‘Bu yurt gitmez, biricik Türk kalırsa’

‘Gider belki, gider amma olursa’

‘Türkler için baştan başa mezarlık’

Kardeşlerim,

Yunan imha siyasetinin Tesalyada, Giritte ve hatta bütün batı Trakyada ve Rodos’ta Türkler için ne amansız olduğunu bilmez değiliz. Bütün dünyaca da malûm olan bu insaniyetsiz hareketlere karşı Türk dünyası sessiz mi kalacak? Asla! Kıbrısın Yunanistana ilhak talebi Yunan parlâmentosunda ilk ısrarla karşılanırken bizim sabık Başvekilimizin İstanbulda verdiği söylevde Coğrafi Milliyetçilik sınırları dışına çıkmamasını nasıl tef_???[22] anımızda Kıbrıs Türklerine en acı günleri yaşatmıştır..

Kardeşlerim,

Biz, milliyeti, coğrafya sınırlarıyle çevrili bir vatan içinde mahbus kalmış bir mefhum olarak kabul edemeyiz.

Onun ancak ruhlarda gömülü bir cevher olduğuna kaniiz. Ruh, eğer hisler ve fikirlerden mürekkep ve eğer insanların bütün hareket ve sekenatını idare eden bu ruhsa, işte biz onun kişileriyiz. Ve yine bir varlığımızı, milli şuur ve millî mefkûreye vakfetmiş ayni millet çocuklarıyız. Bu telâkkimizle vatan ve milletin ölmez varlığına belki bir şeyler katmış olmayız. Fakat bizim varlığımıza katılacak çok şeyler var.

‘Biz sabah isteriz sabah’

‘Geceler naimine hayrolsun’

Aziz misafirlerimiz, bu naçiz maruzatımızın, en kalbi tazimlerimizle birlikte Türk büyüklerine, en büyük Türke inlâğına vasıta olmanızı, bilhassa sayın Millet Vekilimiz Bayan Hasene Ilgazın ellerinden kemali hörmetle öperek istirham eylerim.

Aziz kardeşlerim,

Uzun süren sözlerimle sizleri pek yorduğumu anlıyorum. Bu uzun sözlerim tereciye tere satmak kabilinden sayıldığını da müdrikim. Yalnız susmadan önce sözlerimi, nur içinde yatsın, Doktor Reşit Galibin andı ile bitirmek istiyorum. Andın ayakta yapılmasını ruhlarınızın bir daha kaynaşması ve bilenmesi için hep birlikte bendenizi takiben tekrarlanmasını ayrıca yalvarırım.

‘Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir. Ülküm yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun’.[23]   

Evet, Sarıca hocanın bu uzun, değerli konuşmasından sonra diğer konuşmalara geçmeden burada bir not düşmem lazım. O notun sahibi Avusturalya’da yaşayan Lefkeli, 1940 doğumlu ve Sarıca hocanın öğrencisi olmuş Hasan Sümer abimizdir:

“1940’lı yılların sonlarında Sayın Turgut Sarıca ilkokul müdürü olarak Lefkemize tayin olmuştu. Turgut Bey milliyetçiliği her şeyin üstünde tutan, iyi bir öğretmendi. Okul içi ve okul dışı herkes tarafından sevilen ve saygı duyulan bir kişiliğe sahipti. Lefkemizde emekli olduktan sonra Lefke’yi ve Lefke halkını çok sevdiğinden Lefke’ye yerleşti ve orda hayata gözlerini yumdu. (Allah rahmet eylesin) 1948 yılında Türkiye’den ilk defa Kıbrıs’ı ziyarete gelmiş bazı milletvekilleri onurlarına Lefkemizde verilen yemekte Turgut bey kendi yazmış olduğu şiiri okumuştu. O şiir halen benim belleğimdedir.”[24]

Hasan Sümer abi bu notun devamında Turgut hocanın yazdığını hatırladığı Türk Mezarı isimli şiirinin hafızasında kalan 3 dörtlüsünü ekliyordu. Okuduğumda şiirin Turgut hocaya değil de Şehbender-Zâde Filibeli Ahmet Hilmi’ye ait olduğunu fark ettim. Hasan abi belki hatırlamakta zorlanıyordu ama bu zorlanma bile Turgut hocanın edebiyat ve şiir alanındaki takip dairesinin ne kadar geniş olduğunu gösteriyordu bize. Turgut Sarıca’nın ve 5 Ağustos 1948 tarihinde Lefke’nin manevi havasını yansıtması açısından önemli bulduğum Türk Mezarı şiirini aşağıda sunuyorum:  

Türk mezarı beş-on arşın yer değil,

Altay(lar)'dan Tuna'yadek bir ucu,

Gün-batısı, Arab-ili bir bucu, · ·

Türk, bu yere, kolay sığar er değil!

Toprakları sıksan akar Türk kanı,

Yeri kazsan çıkar bir Türk kemiği,

Türk canı mı bu feleğin yediği,

Ne tükenmez, bu Türkler'in kurbanı!

Karalara sığmamış mı ne olmuş,

Denizleri sanki mezar edinmiş;

Ak-deniz'i kefen diye giyinmiş,

Denizler de Türk şehidiyle dolmuş!

Yurdumuzu bilsin almak isteyen,

Para ile alınmadı bil vatan;

Kanla sattı bize bu yurdu satan,

Gelsin alsın, varsa canından bezen!

Bir tek kalıncaya kadar pazarlık,

Bu yurt gitmez, biricik Türk kalırsa,

Gider, belki gider amma, olursa

Türkler içün baştan-başa mezarlık![25]

Konumuza dönecek olursak, Turgut Sarıca hocanın “Tarihimiz ve Biz” isimli konuşması alâka ile dinlendi. Kıbrıslı Türklerin o günkü durumunun geniş bir özeti olan bu ilk konuşmadan sonra söz Çorum milletvekili Hasene Ilgaz’a verildi. Hasene hanım, öncellikle gösterdikleri misafirperverlikten dolayı Lefke halkına teşekkür etti. Milli heyecanlarına heyecan katan Lefkelilere teşekkür konuşmasında Hasene Ilgaz’ın aşağıdaki cümlesi çok önemli bulunmuştur:

Milli iman ve heyecanı olmayan topluluklar cemiyet ölçüsünde bir değer taşımayacaktır.”[26]

Konuşmasının devamında Hasene Hanım, Kıbrıs köy ve kasabalarında Türk kardeşlerinden gördükleri milli bağlılığı Ankara’ya dönüşlerinde Türkiye’deki yöneticilere de bizzat anlatacağının sözünü verdi.[27]

Hasene hanımdan sonra kürsüye “Kıbrıs’ın Yurdakul’u” Osman Talât Yurdakul çıktı. “Kıbrıs’ın Ziya Gökalp’ı”ndan sonra “Kıbrıs’ın Yurdakul’u”nun kürsüye çıkması halkı bir başka heyecanlandırdı. Osman Talât Yurdakul’u daha önceki yazılarımdan[28] tanıdığınızı düşünerek burada kendisi ile ilgili ayrıntıya girmiyorum. Ama onu da söylemem lazım ki hâlâ kendisinin çök yönlü çalışmaları ve kişiliğiyle ilgili yeterli ve değerli çalışmalar yapılmamıştır.

… Talât Yurdakul’un Vasıf Park yazlık sinemasındaki her satırı sürekli alkışlarla karşılanan söylevi gönüllerdeki heyecanı taşırdı. Bu heyecanlı konuşmaya da bir göz atsak mı?:

“Asil ve kıymetli kardeşlerimiz,

Türk irfan ordusunun mümtaz öncüleri:

Sizlerin yüksek şahsınızda şanlı ulusumuzu, aziz vatanımızı, mukaddes bayrağımızı selamlamak maksadı ile buraya toplanmış olan sayın halkımız adına hepinizi saygı ile selâmlar, vatanlaşmış alınlarınızdan hasretle öperiz.

İki haftadır kasaba ve köylerimizde ilahi bir kaynaşma var. İki haftadır 80 binimizin dudaklarında sizin adınız: 80 binimizin nabızlarında sizin heyecanınız çarpıyor. Vatan ve millet hasretinin sonsuz acısını bu gün sizleri bağrımıza basmakla dindirebiliyoruz.

İki haftadır kanımıza benliğimize ruhumuza taze bir iman milli bir heyecan kattınız. Getirdiğiniz vatan ve hürriyet kokusunu göğüs dolusu bir gurur, gönül dolusu bir idrakle yudum yudum, dalga dalga içimize akıtıyoruz. Buraya gelirken bize yirmi milyonun selâm ve sevgisini getirdiniz, biz sizinle seksen binimizin kalbini gönderiyoruz.

Sevgili kardeşlerimiz,

Muahedeler, haritalar ülkelere zahiren hudut çizebilirler, fakat, ayni aşk ile çarpan gönüllere hudut çizecek HİÇBİR KUVVET TANIMIYORUZ. Coğrafyanın bizi sizden ayırdığı bu vatan parçasında Tarihimizle, kanımızla, hars ve kültürümüzle, bütün maddî ve manevî varlığımızla sizden olmanın, size bağlı bulunmanın heyecan ve gururunu duyuyoruz. Şeref olup alınlarınızı süsleyen, gurur olup göğüslerimizi dolduran, sevgi olup gönüllerimizi, heyecan olup nabızlarımızı tutuşturan Türklük aşkı içimizde hiçbir zaman sönmeyecek, söndürülemeyecektir. Atalarımızın kanı ve kemikleri ile yoğrulmuş bu toprak parçasında tek yürek, tek nabız çarpıncaya kadar kafalarımızda sizin davanızı damarlarımızda sizin kanınızı, yüreklerimizde sizin aşkınızı taşıyacağız. Vatan dolusu bir emek harcıyarak, vatan dolusu bir nesil gömerek kazanılan Türk inkılâbının burada, imanlı, ülkülü bekçileri olmakta devam edeceğiz. Orta Asya yaylalarından kültür, medeniyet meşalesini Batıya götüren, tarihin her sayfasına bir destan, her satırına bir kahramanlık menkıbesi yazan şanlı ve şerefli ulusumuza yaraşır evladlar olarak yaşamak en ulvî, en kutsî davamızı teşkil etmektedir. Bu mukaddes davayı heyecandan üstün bir sevgi, sevgiden üstün bir heyecanla korumak, yaşatmak, yükseltmek azmindeyiz.

Aziz kardeşlerimiz,

Şanlı ulusumuza şanlı bayrağımıza kavuşmak hasreti bu gün bir kerre daha, seksen binimizin kalplerinde tek dilek, seksen binimizin gönüllerinde tek heyecan olarak çarpmaktadır. Şanlı bayrağımızın hür gölgesine aziz vatanımızın müşfik kucağına kavuşacağımız güne kadar hançerelerimizin ciğerlerimizin bütün kuvveti ile her daim haykıracağız:

“Manasi nedir sanki şu masmavi semanın”

“Altında başım dimdik eğer gezmiyecekse”

Asîl Kardeşlerimiz,

Bu topraklarda yaşayan seksen bin Türk ellerimiz bağırlarımızda, gözlerimiz Torosların ötesindeki ÇANKAYA’dan doğacak nurlu güneşi bekliyoruz. Fakat bu gün için, İstiklâl şairi Mehmed Akif’in mısralarını yaramıza merhem vurnyoruz.

“Doğacaktır sana vadettiği günler Hakkı”

“Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın”

Bu topraklar için Lala Mustafa Paşaların, Piyale Paşaların komutasında kanlarını akıtan, canlarını feda eden aziz şehitlerimizin manevî huzurlarında ant içiyor, haykırıyoruz:

Kıbrıs Türk’tür ve ilelebet Türk kalacaktır.

Kıymetli kardeşlerimiz,

Sözlerime son verirken hepinizi saygı ve sevgilerimle selâmlar huzurunuzda tazimle eğilirim.”[29]

Yurdakul’dan sonra söz misafirlerden Kadın gazetesi başyazarı İffet Oruz’a verildi. Bayan Oruz, konuşmasına Türkçülüğün ve milliyetçiliğin coğrafi hudutlar içinde mütalaa edilemeyeceğini söyleyerek başladı. Devamında “dağı dağıma benzeyen aynı sular içinde bulunan Kıbrıs için hudut tanımanın müşkül olduğuna işaret etti.” Oruz, “bizi bir kültür ordusu olarak geldiğimiz adanızdan milli bir ordu gibi ana yurda gönderiyorsunuz. Vebali boynunuza olsun, dedi ve sözlerine son verdi.”[30] Bu son cümlesi özellikle coşkun tezahürata sebep oldu.[31]

Konferans misafir öğretmen Kenan Sarıer’in özlü bir konuşması ve Bay Rıdvan’ın idare ettiği hep bir ağızdan söylenen Onuncu Yıl Marşıyla son buldu…

Kafile geç vakit halkın: Var olun, yaşa, sağ olun, var olsun Türk milleti, yaşasın İnönü sözleriyle uğurlandı.[32] Halkın coşkun gözyaşları da uğurlama törenine eşlik ediyordu.[33]

*          *          *

Kafile Lefke’den ayrılırken Lefke öğretmen ve münevver gençleri o gün Lefke’de yapılan toplantının programıyla, konuşma metnini bastırmış ve bir broşür içinde Osman Paşa, Lefke coğrafyası, Lefke tarihi, Karadağ madenleri, Lefke portakal bahçeleri, Lefke Kooperatif Şirketi hakkında da bilgi vermişti. Misafirlere verilen bu konuşma metni kitapçığını ve Lefke ile ilgili bilgileri içeren broşürü 5 Ağustos 1948 tarihinden 71 yıl sonra Kıbrıs’ta/Lefke’de arasam da bulamadım. Ama inancım var ki, bir yerlerde bu değerli kaynaklar duruyordur ve bir gün mutlaka ortaya çıkacaktır...

*          *          *

Yazımın sonuna gelirken Hasene Ilgaz’ın Lefkeli bir bayanla kısa görüşmesini hatırlamakta da fayda vardır. Kendisinden dinleyelim:

“Lefke’de sinema bahçesinden ayrılırken yanıma gelen orta yaşlı elâ gözlü ne yazık ki ismini soramadığım bir bayan göz pınarlarındaki yaşlarla buğulanan gözleriyle gözlerime bakarak:

-A hanımcığım seni Allah bağışlasın. Ne de güzel konuştun. Neler de söyledin. Sakın bizi unutmayın. Gene geliniz, diye yalvarmış, ağlayarak ellerimi öpmüştü.

Ben de kendisinin gönlünü alacak birkaç kelime mırıldandım. Heyecandan ne söylediğimi bilmiyorum. Yalnız onun yanaklarını öperken bütün Kıbrıs kadınlığının iç duygularını takdir ediyor ve onları saygı ve sevgi ile Lefkeli bayanın samimî şahsiyetinde görüyordum.”[34]

*          *          *

15 günlük Kıbrıs ziyaretinden sonra 54 kişiden oluşan Türkiye’den gelen milletvekili ve öğretmen kafilesi adadan ayrılmak için Larnaka’ya gelecektir. Limanda onlara ulaştırılmak için çok sayıda telgraf birikmiştir. Kafile imkanları dahilinde bunlara cevap yazacaklardır. Fakat cevap vermeye imkan bulamadıkları bir telgraf vardır. Lefke Türk Kulübü tarafından gönderilen bu telgraf aynen şöyledir:

“Sayın bayan Hasene ILGAZ / Çorum milletvekili                                  Larnaka

Uğurlu yolculuklar diler, yüksek şahsiyetinizde en büyük Türkün ellerinden öperiz.

                        Türk Kulübü Lefke”[35]

Evet, kafile belki bu telgrafa cevap vermeye imkân bulamamıştır ama Ankara’ya dönüşlerinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü ziyaretlerinde Kıbrıslı Türklerin anavatana bağlılık ve saygılarının ifadesi olarak Lefkelilerin gönderdiği bu telgrafı devlet başkanına taktim edeceklerdir.

*          *          *

Lefkeli bayanın Hasene Ilgaz’a söylediği “sakın bizi unutmayınız, yine geliniz” isteği kafile Türkiye’ye döndükten sonra işleme konacaktır. Türkiye ile Kıbrıs arasındaki yollar açılacak, ziyaretler genişleyecektir. Temmuz 1949 yılında Kıbrıs’tan 108 kişilik bir öğretmen kafilesi Türkiye’yi ziyaret edecektir. Lefke’deki toplantıda ateşli ve heyecanlı konuşma yapan Osman Talât Yurdakul da bu kafilenin başında bulunacaktır… Kıbrıslı Türklerin eğitim faaliyetlerine katkıda bulunmak için 1951 yılında Türkiye’den Kıbrıs’a öğretmenler gelmeye başlayacaktır. Bu öğretmenlerden biri de Lefke’ye gelecek ve Lefkeli çocuklarının eğitimini kendisi için dert edinecek olan İbrahim Zeki Burdurlu olacaktır…[36]

Lefkeli bayanın işleme konan isteği siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda bu gün de işlevini görmektedir…

*          *          *

Sizi bu yazıyla yorduğumun farkındayım. Ama yazının neden uzadığını ve neden bazı yerleri uzun tuttuğumu veya tutmak zorunda kaldığımı umarım temellendire bilmişimdir. Bu yazıyla Lefke’nin bir gününün önemli bir olayına ışık tutmaya çalıştım. Kaynakların el verdiği ölçüde toparlamalar yaptım. Lefke’de bir günün tarihi konusunda giriş mahiyetinde olan bu yazı umarın ileride konuyla ilgili yeni çalışmaları teşvik edecektir…

NOT: Resim arşivlerinde bulunan Lefke ile ilgili kıymetli resimleri kullanmama izin veren değerli Feridun Kemal Feridun ve Rifat Müdüroğlu'na ve ayrıca beni Hasene Ilgaz'ın Kıbrıs Notları'ndan haberdar eden sevgili Mete Özsezer hocama teşekkür ediyorum.


[1] “Öğretmen Kardeşlerimiz Lefkede”, Hür Söz, yıl 2, sayı 635, 10 Ağustos 1948, s. 1.

[2] Hasene Ilgaz, Kıbrıs Notları, İstanbul 1949, s. 14.

[3] “Öğretmen Kardeşlerimiz Lefkede”, s. 1.

[4] “Öğretmen Kardeşlerimiz Lefkede”, s. 1.

[5] Salih Suphi Soner’le Lefkoşa’daki Konak eczanesinde 31.08.2019 tarihinde yaptığım görüşme.

[6] “Öğretmen Kardeşlerimiz Lefkede”, s. 1.

[7] Hasene Ilgaz notlarında bu ismi yanlış olarak Zeki Galip şeklinde yazmaktadır. Hane ve hane halkıyla ilgili anlattıkları Galip Zeki ve ailesiyle uyuşmaktadır.

[8] Rifat Müdüroğlu’nun aktardığı not.

[9] Ilgaz, a.g.e., s. 151-152.

[10] Ilgaz, a.g.e., s. 151.

[11] Ilgaz, a.g.e., s. 151.

[12] Bkz.: Lana Derv Parthogh, Samovar on the Table (A Family Memoir), Bloomington 2016, p. 7.

[13] Ali Nesim, Batmayan Eğitim Güneşlerimiz, Lefkoşa 1987, s. 146-147.

[14] İbrahim Zeki Burdurlu, “Kıbrıs’taki Filiz”, Bozkurt gazetesi, 19 Şubat 1962, sayı 2095-4 Mayıs 1963, sayı 2522.

[15] İbrahim Zeki Burdurlu, “Kıbrıs’taki Filiz”, Bozkurt gazetesi, 28 Nisan 1962, sayı 2159, s. 2.

[16] Avustralya’da yaşayan Lefkeli Ali Hasan Ali’nin Ağustos 2019 tarihinde gönderdiği not.

[17] Ilgaz, a.g.e., s. 152.

[18] Harid Fedai, “Bir Başöğretmen: Mustafa Turgut Sarıca”, Lefke Tarihi ve Kültürü Üzerine Araştırmalar, editör: Elnur Ağayev, Lefke Avrupa Üniversitesi yayınları, Lefkoşa 2018, s. 25-34.

[19] Nevruz Tekman, Birikimler (şiirler), Lefkoşa 1999, s. 6.

[20] Turgut Sarıca, “Tarih ve Biz”, Hür Söz, yıl: 2, sayı: 637, 12 Ağustos 1948, s. 1.

[21] Turgut Sarıca, “Tarih ve Biz”, Hür Söz, yıl: 2, sayı: 638, 13 Ağustos 1948, s. 1.

[22] Maalesef taramasını yaptığım gazetede metnin bu kısmı okunamaz durumdadır. İleride başka bir yerde konuşma metnine ulaşılırsa bu eksik kısım tamamlanacaktır.

[23] Turgut Sarıca, “Tarih ve Biz”, Hür Söz, yıl: 2, sayı: 639, 14 Ağustos 1948, s. 1.

[24] 1940 doğumlu olan ve Avusturalya’da yaşayan Hasan Sümer’in 4 Mayıs 2012 tarihinde LGL Dostluk Grubu’nda yazdığı not.

[25] Feyziye Abdullah Tansel, “Şehbender-Zâde Ahmed Hilmi’nin Özdemir Mahlasiyle Yayımladığı Türklük-İslâmlık ve İslâm Birliği Mefkûresini Müdâfaa Ettiği Şiirleri”, Türk Dünyası Araştırmaları, Yıl: 2, cilt: 2/12 Haziran 1981, s. 156-157.

[26] “Öğretmen Kardeşlerimiz Lefkede”, s. 1-2.

[27] “Öğretmen Kardeşlerimiz Lefkede”, s. 2.

[28] Elnur Ağayev, “Âşık Dursun Ceylâni Kıbrıs’ta/Lefke’de”, Güzelim Lefke, Lefkoşa 2018, s. 75; aynı yazar, “Bağlıköy’den Kore’ye Gönderilen Türk Bayrağı”, Lefke Tarihinden Sayfalar, Lefkoşa 2019, s. 131-147. Osman Talat Yurdakul ile ilgili ayrıca bkz.: Ahmet An, Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler -2 (1900-1920), ŞADİ Kültür ve Sanat Yayınları, Kıbrıs 2005, s. 220-221; Ali Nesim, Batmayan Eğitim Güneşlerimiz, Kıbrıs Türk Eğitimi Hakkında Bir Araştırma, KKTC Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı Yayınları, Lefkoşa 1987, s. 145-155; aynı yazar, “Osman Talât Yurdakul: Unutulmayan Bir Öğretmen ve Yazar”, Yeni Kıbrıs, Nisan 1988, s. 42-46. Osman Talât Yurdakul’un vefatı üzerine Ortam gazetesinde Kutlu Adalı’nın Yurdakul’la ilgili seri yazıları yayınlanmıştır. Bkz.: Kutlu Adalı, “İngiliz Sömürge Dönemi Savaşımcısı Bir Yurtsever Milliyetçi: Talat Yurdakul”, Ortam gazetesi, 8 Ocak 1985, yıl 4, sayı 281-19 Ocak 1985, yıl 4, sayı 291.

[29] “Öğretmen Bay Talât Yurdakul’un Konuşması”, Hür Söz, 12 Ağustos 1948, yıl 2, sayı 637, s. 1-2.

[30] Ilgaz, a.g.e.,s s. 152.

[31] “Öğretmen Kardeşlerimiz Lefkede”, Hür Söz, yıl 2, sayı 635, 10 Ağustos 1948, s. 2.

[32] Ilgaz, a.g.e.,s s. 152.

[33] “Öğretmen Kardeşlerimiz Lefkede”, Hür Söz, yıl 2, sayı 635, 10 Ağustos 1948, s. 2.

[34] Ilgaz, a.g.e.,s s. 153.

[35] Ilgaz, a.g.e.,s s. 156.

[36] İbrahim Zeki Burdurlu’nun Lefke’deki yaşamı ve eğitime verdiği katkı konusunda bkz.: Elnur Ağayev, “İbrahim Zeki Burdurlu ve Lefke”, Lefle Tarihinden Sayfalar, Lefkoşa 2019, s. 148-170.

 271 05-09-19

  Paylaş   Tweetle   Paylaş   Paylaş   Gönder
Copyright © 2017 Doç. Dr. Elnur Ağayev | Bu sitedeki tüm görsel materyallerin hakkı saklıdır.
×

Hoşgeldiniz

×

Avatar
Hatırla beni