"Tarihi canlı bir savaş alanı, bir ideolojik çatışma bölgesi olmaktan kurtarmamız lazım"

 

Direk Otel [Evgeniya (Rum) Oteli]

Lefke’ye gelişimin ilk yılıydı. Bir gün Lefke’deki Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenecek Lefke ile ilgili toplantı duyurusuna rastladım. Okulda işlerimi erken bitirip toplantıya yetiştim. Baştan sona tartışmaları izledim, dinledim, notlar aldım. Toplantının ayrıntısına girmeyeceğim. Gündem Lefke’nin bugün de tartışılan konularıydı. Tabii ki sorunlar çözülmeyince tartışmalar devam eder.

Toplantıda bir sunum daha fazla dikkatimi çekti: Lefke Vakfı Başkanı Vehit Nekibzade’nin “Lefke’nin Geçmişi”nden sunumu. Çünkü bu sunumda Lefke’nin geçmişinden yapılara, olaylara, mekânlara dikkat çekiliyordu. En çok notu da bu sunumu dinlerken tuttum. Sunumdaki önemli bir ayrıntı da Lefke’nin hanları, otelleri ve bu yapıların özellikleri üzerineydi. Lefke’nin merkezinde geçmişte var olmuş 3 handan (Celal Efendi, Faik Efendi ve Daniş Efendi) ve bugün ayakta olan 3 otelden (Gardiens otel, Direk otel ve Vasıf Palas otel) bahsediliyordu.

O günden bugüne bu hanlar ve oteller konusu hep beni “dürtmüş”tür. Ama bir türlü veri biriktirip konuya giriş yapamamıştım. Hatta bir ara Çamlıköy’de Otel[1] yazısını yazarken heveslenir gibi oldum ama yine ilerleyemedim. Fakat geçenlerde Lefke’yi Haraca Bağlayan “Hanımağa”: Evgeniya… yazısını yazarken ve yazıdan sonra gelen tepkilerden anladım ki bu konuya artık bir yerden başlamak ve eldeki malzemeleri değerlendirmek lazım… Yürüyeyim dedim ben de…

*           *           *

Söylenen o ki[2] Direk Otel’in yapıldığı yer, arsa Lefkenin zenginlerinden, kendisine Sultan denilen Lütfi beye aittir. Nasıl olmuşsa Lütfi Bey nakit ihtiyacından dolayı Evgeniya’ya borçlanmış. Sonra borcunu ödemeye kalkıştığında pürüz çıkartılmış ve burası kiliseyle beraber hareket eden Evgeniya’da kalmış. Koçanına ulaşamadım. Lütfü beyin üzerinde mi kaldı (söylenen bu), yoksa kiliseye mi geçti? Evgeniya da yıllar sonra 1950’lerde bu arsa üzerine Otel dikti. Bu otele Evgeniya’nın Oteli diyen oldu, Rum’un Oteli diyen oldu. 1951 yılında satışa çıkartıldı.[3] Anlaşılan satılamadı ya da kilisenin de desteği sağlanarak burası kiraya verilmeye başlandı.

Toplumlararası çatışmalar yaşandığı dönemlerde ortakları ve kiracı Hüseyin Direk arasında bir anlaşma yapıldı. Anlaşma metnin bir kopyası da Hüseyin Direk’in oğlu Mehmet abide (Direk) bulunmaktadır. Anlaşmaya göre taraflar (kira sahibi, kiralayan ve şahitler) yeniden bir araya gelinceye kadar oteli Direk’ler işletecekti. Yani anlaşılan otelin işletmesi Direk’lere geçiyordu ve otele de onlar bakacaklardı. Anlaşmanın yapılmasında Lefkeli doktor Diomidis’in de rolünün olduğu söylenmektedir. (Mehmet abinin Rumca olan ve çevrisini daha yaptıramadığı anlaşma metninden babasının ve Rum mallarının kiralanmasıyla ilgilenen Osman Beyin imzasının fark ettiğini söyledi). O gün, bugündür taraflar bir araya gelemedi ve otel işletmesi Direk’lerin üzerinde kaldı. Bugün Otel ve özellikle alt katta bulunan kahve ile Mehmet abi (Direk) ilgilenmektedir. Otelin ismi de Direk Otel oldu…

Alış, veriş, kiralama gibi “akçalı işler”le çok da alakadar olmak istemediğim için sadece söylenenleri aktarıp bu kısmı hızlı geçiyorum. İleride belki veri bulunca ve “akçalı işler”le alakadar olmak isterken konuya döneriz…

*           *           *

            Aslında yapı söz konusu olduğunda beni tapusundan, sahibinden, kirasından daha çok yapının fiziki görüntüsü ve Lefke’nin sosyo-ekonomik-kültürel yaşamın içindeki yeri ilgilendiriyor.  Bu ilgimi de belki farklı dönemlerde bu otelde konaklamış olanların bıraktıkları izler ve halk arasındaki bazı anlatılar ancak giderecektir. O zaman oradan yürüyelim.

           Daha önceki çalışmalarımda kendisinden bahsettiğim İbrahim Zeki Burdurlu,[4] 1950-1951 ders yılında eğitim-öğretime başlayan Lefke Orta Okulu’nda öğretmenlik yapmak için Şubat 1951’de Lefke’ye geldiğinin ilk günlerinde bu otelde misafir kaldı. Burdurlu, bir yerde Lefke yaşamını da anlattığı “Kıbrıs’ta Filiz” isimli romanında Evgeniya Otel’ine de geniş yer ayırıyor.  Kendi izlenimleri, çözümlemeleri vardır, otelle ilgili.

Lefke’ye ve Otele gelişini şöyle aktarıyor Burdurlu:

“Taksi, güneş ufukta erirken Lefke’ye girdi. Bir otel önünde durduk. Kapı üstünde İngilizce ve Rumca birer yazı. Yabancı bir yerde, otelin bir yabancı otel olmasını soramadım. Işıkları yanmış yeni bir yapı fakat bütün yazılar bana göre hep bambaşka. Yerim gösterildi. Türkçe konuşan otelcinin tipi şüphelerimi artıyor. İçimde yeni bir huzursuzluk başladı. Yeni bir ürperti, yeni bir yabancılık duygusu.”[5]

Otelin altındaki lokantada akşam yemeğini yiyen Burdurlu odasına çekilecek. Yol yorgunu olacak ki erken uyuyacak. Erken uyuduğu gibi sabah erken de uyanacak. Ve pencere önüne geçecek. Karşısında denize doğru bir Lefke “tablosu” durmaktadır:

“Pencereden dışarıyı seyre daldım. Güneş ışımamış daha ama ortalık iyice aydınlık. Önümde denize kadar uzanan bir manzara var. Yer yer yeşillik kümeleri, yer yer kırmızı kiremitler ve pek az kuru boşluklar. Buradan bir iki cadde görebiliyorum, sağ yön dalga dalga yeşil, o kadar derin yeşil ki. Deniz gözümün içinde. Ohh, ne hoş mavi, ‘Ey Akdeniz günaydın’ diyorum.

Görünen manzarasıyla Lefke çok şirin. Portakal bahçeleri göz alabildiğine.. Hurma ağaçları bu yeşillikte ayrı bir yükseklik ve ayrı bir renk. Önümde kapıları, kepenkleri açılmamış mağazalar var. Otelin önündeki asfalt, bükülerek kuzeye doğru uzanır. ”[6]

Otelin kuzey kısmındaki odaların birinde kalan Burdurlu odasındaki Lefke manzarasını aktardıktan sonra sabretmez ve sokağa iner. Otelin önünden bir aşağı gider, bir yukarı çıkar, çevreyi tanımaya çalışır. Çevreyi tasvir eder ama biz yine otele dönelim:

“Bir iki defa otele girdim çıktım. ‘Kim bu acaba?’ diyen yabancı bakışlardan kaçmadım. Kimseyle konuşmadım ama gözlerin içine içine bakarak gezip dolaştım. Yalnız otelcinin dilinde başkalaşmış olan ‘günaydın’ kelimesinin ses özelliğini düşünürken yüzüne baktım. Yaşlı bir adam. Yüz, yanaklardan buruşmaya başlamış. Bel, hafif kamburlaşmış. Tip, Ortadoğulu. Esmer yüz, kalın kaşlar ve kara gözler… Omzunda bir havlu. Elleri birbiri içinde, karnı üstünde ‘Günaydın’ kelimesinden sonra ‘Nasılsınız?” kelimesi de garip seslerle örtülü. Ton başka, hece vurguları değişik.”[7]

Nihayet ki Burdurlu kahvaltı yapmak için masanın arkasına geçer. Fakat gözlemleri bitmez, hem sofraya, sofradaki yemeklere, hem de otelin içindeki manzaraya:

“Akşam yemek yediğim masadayım. Temiz bir lokanta. Kapının üstündeki camda kırmızı yazı: Restoran Bar. Kelimelerin anlamlarını çözmeye çalışıyorum. Restoran ve bar.

Çay hoşuma gitmedi fakat peynir çok iyi. Ekmekle peyniri yedim, birkaç zeytin ve biraz reçel. Otelci küçük kapıdan içeri girip çıkarken beni kontrol ediyor. Yan kapıdan önlüklü, şişman bir kadın göründü. Örülü saçlarını bir siyah bezle bağlamış. Saygılı bir iğilişle ‘Günaydın’ dedi. Selâmı aldım.

Gözlerim karşı duvarın yukarı bölümüne kaydı. Küçük bir Yunanistan bayrağı ve çevresinde Yunan büyüklerinin fotoğrafları, altta da Rumca yazılar. ‘Hım’ dedim, otelin ne marka olduğunu anladım. Kaçamak bakışların şüpheli soruların ne olduğunu anladım. Lefke için Türk çoğunluğunun bulunduğu bir yer demişlerdi. Hatta Lefke Belediye Başkanının Türk olduğunu söyleyerek çoğunluğu ispatlamaya çalışmışlardı. Adada tek Türk belediye başkanı Lefke’deymiş. Türk otellerinde yer olmadığından beni buraya getirmiş olabilirler diye düşünüyor, lokmaları zorla ağzıma götürüyorum. Lefkoşa’nın Rum semtlerindeki alımlı manzarayla şu Rum’un otelini birleştirmeye çalışıyorum. Oradaki Rum sermayesine dayanan kıvrak alış-veriş demek Türklerin çoğunlukta bulundukları yerlere kadar tesir ediyor. Bu otelin Lefke’nin ortasındaki varlığı niçin küçümsensin.” [8]

Burdurlu kahvaltısına devam etmektedir. Ama gözlemleri bitmemektedir. Yeni bir yere gittiğimizde yaşadığımız değişik duyguları Burdurlu da yaşamaktadır. Ama gözlemlerine bir türlü ara vermez. Bu sefer kahvaltı masasından, yani otelin lokanta kısmından dışarıyı izlemektedir:

“Yüzümü caddeyeden yana çevirdim. Gelip geçenler çoğaldı. Karşıdaki dükkanlar açılıyor. Tam karşımda bir berber. Camda kocaman, bir İngilizce kelime. Onun yanında bir bakkal. Onun bitişiğinde bir tenekeci. Sağda dükkanlar sıralanıp gidiyor ama ben göremiyorum. Yoldan geçenlerin giyinişleri Şubat ayına uygun. Bahar, başlamış ama daha tam değil. Tap tatlı, bal gibi, uysal, yumuşak bir Şubat.”[9]

İbrahim Zeki Burdurlu kısa süre kaldığı bu otelden daha sonra ayrılacak ve Lefke’deki yaşamına müstakil bir evde kiracı olarak Ekim 1951 yılına kadar devam edecektir.

*           *           *

İbrahim Zeki Burdurlu’dan 12 yıl sonra bu otelde kalan ve tuttuğu notları günümüze ulaşan Türkiye’den bir hocamız daha var: Lefke Gazi Lisesi’nde resim öğretmenliği yapmış ve faaliyetiyle Lefke’nin hafızasını belgeleyen koca insan Mevlüt Koca hocamız.[10] 12 numaralı odada kalan hocamız 3 Ekim 1963 tarihli notunda otelle ilgili aşağıdaki notları aktarıyor:  

“Lefke ile ilk İntibalar

Kaldığımız otelin müsteciri, Rumların gidişi ile kasabanın canlılığını yitirdiğini söylüyor.

           ..............

Otelin kahvehane biçimindeki salonunda bu satırları yazarken, elimde olmadan kendi hayatımı düşündüm. Ankara’da zaman zaman bu çeşit düşüncelere daldığım olurdu. Olayların oluş şekline ve yönlerine etkimiz olmuyor kanısındayım. Ancak olduktan sonra içinde bulunduğumuz ana kadar olanlara kader diyoruz.

Otelin salonu çoğu zaman boş. Eşyası dört-beş masa, yetecek kadar hasır iskemle, iki koltuk, bir camekânlı dolaptan ibaret. Mutfağa açılan kapının yanında duran bir dolapta sigara paketleri sıralı. Anahtarı devamlı olarak otel sahibinde duruyor. Büyük camlarla çevrili, tavanı yüksek genişçe bir salon. Duvarlarında biri üniformalı olmak üzere üç Atatürk portresi, üç tane Cemal Gürsel’in resmi, Kore savaşlarına ait temsili bir tablo, Arap harfleri ile bir levha, Türkiye spor kulüplerinden iki futbol takımı resmi, birkaç manzara resmi ile iki sinema afişi asılı. Dolabın yanında boş Bel-Kola şişe kasaları bir tane de masa topu tezgâhı var. Türkiye’deki kasaba kahvelerinden çok az farklı. Bina Rum kilise idaresininmiş? (Evgeniya’nın Oteli). Otelin aylık kirası 40 lira (Kıbrıs Lirası). Kirayı halen isteyen kimse yok. Müsteciri (kiracısı) birkaç defa “ben kazanamıyorum. Dükkânı ve oteli boşaltacağım” demiş. “Hele dur bakalım..” demişler. Görünüşünde para kazanmadığı belli.”[11]

Mekân aynı mekân ama 12 yılda değişen çok şeyler var: İşletmesi, içindeki ab-hava, duvardaki resimler, portreler…

*           *           *

Otelin kahvesinde bir de ilginç karagöz oyununun oynandığı dönem var. Otel’de Mehmet Salih Efendi’nin[12]  karagöz oynattığını dönemin gençleri ve günümüz yaşlılarının hepsi hatırlar. O gün Mehmet Efendi’nin oteldeki gösterilerini izleyen günümüzün yaşlılarının bu satırları okuyunca geçmişe dalacaklarından eminim. Hatırlayacakları, söyleyecekleri çok ayrıntıları olacak mutlaka. Ben bunu işletmecisi Mehmet abiden aktarayım iyisi:[13] 

“Gürsel’in babası Mehmet Efendi karagözcüydü. Alanında çok usta birisiydi. Hemen hemen her gün gelip otelin kahvesinde karagöz oynatırdı. Tabi ki karşılığında babam hakkını verirdi. Otelin kahvesi sinema gibi dolardı. Mehmet Efendi kendi kafasından bir senaryo yazar ve uygulardı. Özellikle Lefke’ye dışarıdan da filmler gelmediği dönemlerde karagöz oyunu çok ilgi görüyordu. Kahvede sandalye yetiştirmezdik. Seyirci çok oluyordu ve herkesi kahkahaya boğardı. Kâğıt oyunları bozulur her kes karagöz oyununu izlerdi. İnsanlar çayını, kahvesini içer izlerlerdi. Mehmet Efendi yarım saat, bir saat oynatır çekip giderdi.”

Mehmet abi Mehmet Salih Efendi’nin karagöz gösterilerinden sonra kahveye kurdukları televizyon ve videoyla ilgili de notlar aktardı:

“Karagözden sonra ilk siyah beyaz televizyonu biz aldık getirdik otelin kahvesine. Türkçe film yok, dünya maçları izlenirdi. Haftada Rum televizyonu bir Türkçe film koyardı izlenirdi.  Renkli televizyon çıktığında da ilk gidip aldım videoyla beraber kahveye kurdum. Avrupa maçlarını, dünya kupası maçlarını renkli izliyorduk.

Bir gün dışarıdayım. Orada bıraktığım işletmeci beni arıyor, “polis televizyon ve videoya el koydu” diye. O dönemde yasak, sansürlü kasetler vardı. “Yanlış kasetler mi izlettiniz” diye sordum. Yok dedi, yasal aldığımız kasetler, polis geldi, şu kaset yasak, bu kaset yasak diye el koydu.

Döndüm direk gittim polise.  En yükseğine. Dedim efendim, ne borcum var, ne yanlışım var. Kahveye müşteri gelsin diye televizyon ve video kurdum. Yasal olarak dağıtımı yapılan videoları izletiyorum. Yanlışınız var. Suçum varsa davalı olursunuz, işlem yaparsınız. Mahkeme kararı çıkarıp gelip televizyon ve videoyu alabilirsiniz. Yoksa şu yasak, bu yasak deyip alıp da götüremezsiniz.

Bir telefon, video da geldi, televizyon da. Kasetleri baktık, yasal olarak dağıtımdan aldığımız kasetler. Dedim, “yasak olsaydı bunun dağıtımı yapılmazdı. Bunu yasal almışım. Suç yapan ben değilim. Dağıtımı yapana sorun”.

*           *           *

Farklı dönemlerde otelin kahvesini ve burada yaşananları tasvir eden bu anlatımlardan sonra bir de bugünkü durumu aktarmak istiyorum. Onun da söyleyeyim ki, ara sıra uğradım bu mekânı tasvir etmek için geçenlerde bir daha ziyaret ettim. Kahveyi şimdi Cemal Seyitler çalıştırıyor. İçeri girdiğinde hemen karşında bir demir dolap ve yanında da bir buzdolabı var. Ortada iki sıra halinde 5 masa bulunmaktadır. Masanın etrafında da hasırlı sandalyeler. Masada kâğıt oyunları eksik olmaz. Müdavimleri de bellidir. Bir komidini üstünde de tavla bulunmakta.   

Direk otelin kahvesine son uğradığımda masadaki oyundan çok duvardaki iki resim dikkatimi çekti. İncelemeye koyuldum. İçeri girdiğinde hemen karşı duvara çizilmiş resimde bir doğa manzarası bulunmaktadır. Resimde, ortadan bir dere akmakta. Derenin sağında ve solunda yeşillik ve ağaçlar var. Yine derenin solunda doğanın koynunda bir ev tasvir edilmiştir. Resmin arka planında da tepeler ve karlı dağ görünmektedir. Sanki kışın sonunu ve ilkbaharı tasvir eden bir çizimdir. Çizimin altında 31.05.98 tarihi bulunmakta ve Şuayip ismi yazılmıştır. Resmin üstünde araba kaportacısı bir gencin resmi var.

İçeri girdiğinde sağ taraftaki duvara da doğadan bir kesit çizilmiştir. Yakın planda yeşillik ve ağaçlar bulunmakta. Orta planda deniz manzarası ve denizde bir gemi tasvir edilmiştir. Arka planda ise tepe, boğaz ve boğazın sol tarafında tepe üstünde kale bulunmaktadır. Resmin altındaki tarih okunamaz durumdadır ama burada da Şuayip ismi yazılmıştır.

Oteli, kahveyi bırakıp Şuayip’i merak etmez miyim şimdi? Çizimin üstünde araba tamircisi meğer Şuayip imiş. Denizde birisini kurtarırken boğulmuş. Kahvedeki müdavimlerden şimdilik bunları öğreniyorum. Merakım bu kaderiyle diner mi? Dinmez tabi ki. Siz de merak edersiniz her halde Suayip’i.

Lefke’de hikaye hikayeye bağlı. O zaman otel hikayemiz dursun da buradan bir Şuayip hikayesi çıkaralım. İlk kaynağım Rifat abi (Müdüroğlu) oldu. Konuyu açıp Direk Otel’deki resimleri kendisine gönderince Rifat abim şunları yazdı:

“Suayıp 1974’den sonra Türkiye’den Lefke’ye gelip yerleşen biri idi. Tek başına... Ailesi yoktu. Kendi halinde, kimseye zararı olmayan gariban birisi idi. Ama sanat ruhlu ressam birisiydi. Bir gün denizde boğulduğunu duyduk.

             Evet, Direk otelde kahvehanede yaptığı resimler var.

             Bir de benzinin duvarında vardı. Yoksa o silindi mi? Farkında değilim.”[14]

Mehmet abiye (Direk) de sordum Şuayib’i:

“Hocam, Şuayip Türkiye’den geldiydi. Kimsesi yoktu burada. Bir ayağı sakattı. İçkiye bağımlıydı. Gittiği yerde bir içki âlemi varsa orada eseri kalırdı mutlaka. Basit bir fırça alıyor, iki üç tane de boya getiriyor. Boyaların rengine göre hemen uydurur o resmi. Elinde de bir model olmazdı. O anki kafasına göre yapardı.”[15]

Yukarıdaki anlatımları sonraki günlerde başkalarından da dinleyecektim. Ama benim merak ettiklerim daha vardı: Şuayip’in Lefke’de başka yaptığı çizimler var mıydı? Rifat abinin söylediği Lefke’deki Osman Adil petrole uğradım. Orada çizdiği resim duvarda yapılan düzenlemeden dolayı kalmamış. Gemikonağı’nda Aygün restorandın duvarında olduğu söylendi. Aygün abiye uğradım. Aygün abi de konuyla ilgiliydi. Kendi mekânına değil de yandaki binaya çizdiğini söyledi. Fakat orası da tamire uğradığı için resim kalmamış. Çukur Galif’te çizdiği söylendi. Oraya uğradığımda yaşayan öyle bir çizime rastlamadım. Mehmet Direk’le konuştuğumda Şüayip’in komşularının evinin duvarına da resim çizdiği fakat ev el değiştikten sonra kaldırıldığını söyledi. Evet, şimdilik Şuayip’in Lefke’de Direk Otel’in kahvehanesinin duvarındaki resimden başkasına rastlamadım.

Tabi bir de Lefke’de vefat ettiği (boğulduğu) için mezarını merak ettim. Bu merakım bir az da yaşını öğrenmem ve ölüm tarihini kesinleştirmek içindi. Lefke Kabristanlığı’nda Şuayip’in kabrini buldum. Bizim Nazim Beratlı’nın babası Necmi dayının kabrinin yanında gömülüdür Şuayip. Kabir taşında da aşağıdaki kabir yazısı bulunmaktadır:

“Şuayip Resimci

1948-30.5.1998

Ruhuna Fatiha

Yaptıran dostları”.

Şuayip’in soy ismi Resimci miydi? Orasını öğrenemedim. Her kes Şuayip diye hatırlar. Anlaşılan resim çizdiği için soy ismi yerine Resimci yazılmış.

Bir karışık durumumuz daha var: Kahvedeki resmin altında yapılış tarihi olarak 31.5.1998 tarihi yazılıdır. Kabir taşında ise ölüm tarihi 30.5.1998’dir. Anlaşılan kabir taşlarındaki tarihte bir “yanlış hatırlama” var…

Evet, Lefke’de iz bırakan Şuayip Resimci’nin hikâyesi budur. Tabi ki çok ayrıntılar dinledim, değişik bakışlar yakaladım. Ama onlara girmiyorum, bu anlatımla yetiniyorum. Şuayip Resimci’yi Allah rahmet eylesin. Ne güzel ki Lefke’den geçmiş, ne güzel ki resimleriyle iz bırakmış Lefke’de… Ne güzel ki Direl Otel’in duvarına çizdiği resimler korunuyor…    

 


[1] Elnur Ağayev, Güzelim Lefke, Lefkoşa 2018, s.

[2] Bunları çeşitli dönemlerde rahmetli Fedai Ferit’ten, Hakkı dayıdan (Çağlar) ve Özaş Pirgalıoğlu’ndan dinledim.

[3] Satışa çıkartılma konusundaki haber için bkz.: “Lefkede Bahçe ve Ev Satışı”, Hür Söz, yıl: 5, sayı 1502, Perşembe 7 Haziran 1951, s. 4.

[4] İbrahim Zeki Burdurlu’nun Lefke yaşamı ile ilgili bkz.: Elnur Ağayev, Lefke Tarihinden Sayfalar, Lefkoşa 2019, s. 148-170; Elnur Ağayev, Bir Zamanlar Lefke, Lefkoşa 2020, s. 136-143.

[5] İbrahim Zeki Burdurlu, Kıbrıs’ta Filiz (Birinci bölüm, 9. Kısım), Bozkurt gazetesi, 28 Şubat 1962, yıl: 11, sayı: 2103, s. 2.

[6] İbrahim Zeki Burdurlu, Kıbrıs’ta Filiz (Birinci bölüm, 9. Kısım), Bozkurt gazetesi, 28 Şubat 1962, yıl: 11, sayı: 2103, s. 2.

[7] İbrahim Zeki Burdurlu, Kıbrıs’ta Filiz (Birinci bölüm, 9. kısım), Bozkurt gazetesi, 28 Şubat 1962, yıl: 11, sayı: 2103, s. 2.

[8] İbrahim Zeki Burdurlu, Kıbrıs’taki Filiz (Birinci bölüm, 10. kısım), Bozkurt gazetesi, yıl: 11, sayı: 2104, 28 Şubat 1962, s. 2.

[9] İbrahim Zeki Burdurlu, Kıbrıs’taki Filiz (Birinci bölüm, 10. kısım), Bozkurt gazetesi, yıl: 11, sayı: 2104, 28 Şubat 1962, s. 2.

[10] Mevlüt Koca hocanın Lefke yaşamı için bkz.: Elnur Ağayev, Bir Zamanlar Lefke, Lefkoşa 2020, s. 161-182.

[11] Adnan Şentürk, “Mevlüt Koca’nın Lefke Anıları”, Bölüm 2, Lefke (Lefke ve Yöresinin Sesi), Temmuz 2011, sayı 25. Gazete içinde ek.

[12] Mehmet Salih Efendi ile ilgili ayrıntılı bkz.: Mehmet Ertuğ, Geleneksel Kıbrıs Türk Tiyatrosu, Lefkoşa 1993, s. 16-17.

[13] Mehmet Direk’le 24 Nisan 2021 tarihinde evinde yaptığım görüşme.

[14] Rifat Müdüroğlu ile 21 Mayıs 2021 tarihinde yaptığım yazışma.

[15] Mehmet Direk’le 22 Mayıs 2021 tarihinde yaptığım görüşme.

 338 19-10-21

  Paylaş   Tweetle   Paylaş   Paylaş   Gönder
Copyright © 2017 Doç. Dr. Elnur Ağayev | Bu sitedeki tüm görsel materyallerin hakkı saklıdır.
×
×

Avatar
Hatırla beni