"Tarihi canlı bir savaş alanı, bir ideolojik çatışma bölgesi olmaktan kurtarmamız lazım"

 

Lefke’de Bir Gün Erkenden Kutlanan Ramazan Bayramı (îd-i fıtr)

Bugün Ramazan Bayramı’nın ilk günüdür.[1] Bu vesileyle Girne Milli Arşiv ve Araştırma Dairesi’nden yıllar önce aldığım ve Ağustos 1916 yılında Lefke’de Ramazan Bayramı’nın kutlanması ile ilgili yaşanan tartışmayı içeren bir ve onunla ilişkili ikinci bir belgeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Aşağıda belgelerin orijinalini, yeni alfabeye aktarımını verecek, açıklamalar yapacağım. Ama belgelere geçmeden önce bir iki not aktarmam lazım. Birinci not, belgeyi elimde uzun süre tutmam ve şimdilik eksik de olsa sunmak istememle ilgilidir, ikinci not ise Ramazanla ilgili çocukluk dönemimden beri hafızamda birikenleri bir az kurcalamak istememdir. Not dedim ama bu ikinci husus galiba biraz daha “uzun not” olacak…

Belgeyi uzun süredir elimde tuttuğumu söyledim. Çünkü belgede geçen olayın yapılan tahkikâtının yani araştırmasının sonucunu merak ediyordum. Uğraş versem de şimdilik o merak ettiğim sonuç belgesine ulaşmam mümkün olmadı.  Bir gün yine bir yerden çıkar mutlaka. Fakat bu eksikliğe rağmen belgeyi sunmak istiyorum. Çünkü sonuç belgesinin eksikliği aslında anlatılan olayın Lefke kısmını sunmamı engellemiyor, engellemez…

*           *          *

“Uzun not”uma gelince: Hayata gözlerimi Sovyet sisteminde açtım. Hayatım o sistemin ideolojisi ve simgeleri çerçevesinde şekillendi. Her ne kadar sistemin son nesli olsak da -zaman zaman günümüzün z kuşağına karşı kendimi “perestroyka[2] kuşağı” diye tarif ederim- sistemin “nimetlerinden” faydalandık. Şimdi kalkıp da Sovyet sistemindeki yaşamımı geniş geniş anlatacak değilim (onu Bir Sovyet Gencinin Anıları kitabına bıraktım) ama günün anlamı dolayısıyla yaşadığımız Ramazanları ve bu vesileyle de gözlemlediğim Sovyet dönemi dini yaşamamızdan bazı kesitleri hatırlatacağım sadece…

Sovyet dönemi dini yaşamımız söz konusu olunca şu özeti yaparım: “Çevremi anlayalı Sovyet sisteminin ilk kuşağından olan dedemi üç vakit namaz kılan görmüşüm. Sistemin ikinci kuşağı olarak değerlendirdiğim babamı ateist propagandası içinde ve haşa “Allah nerede?” sorularını soran görmüşüm. Sistemin son nesli olarak kendimi Kızıl Ordu’da askerlik yaparken babamı arayıp “biz neyiz, Sünni miyiz, Şii miyiz” soran görmüşüm.

Sesinizi duyar gibiyim, evet, bu kısa paragrafta açıklanması gereken çok hususlar var. Oradan yürüyeyim. Nasılsa orada bir yerde Ramazan yaşamımızı da yakalayacağız. “Lefke’de bir gün evvel bayrâm yapıldığına dâ’ir” belge elimizde duruyor, zaman da var, onu da anlatacağız.

Evet, dedemin üç vakit namaz kılmasından bahsettim. (Belki zaman zaman beş vakit de kılardı ama pek hatırlamıyorum)  Dedem resmi kayıtlara göre 1914 doğumludur. Kendi söylediğine göre doğru olan doğum yılı 1910’dur. 1930’lı yıllarda Sovyet sistemi nüfusu kayıt altına alma (pasaportlaştırma) işlemlerini yaparken köyümüze gelen Rus Doktor Kozlov dedeme doğum yılını 1914 olarak vermiştir. Bu tarihi hatırlatmamın önemi şudur, dedem Sovyet sisteminden önce doğmuş ve dini yaşamı da orada şekillenmiştir. Çok iyi komünist olduğu halde namazlarını kaçırmaması buradan geliyordur. Evet, çok iyi komünist ve üç vakit namazını kaçırmamak. Şimdi üç vakit, beş vakit namaz tartışmasına girmeyeceğim. Bilen bilir ki Şii’lerde genelde öğlenle ikindi ve akşamla yatsı namazları birleştirilir. Dini inançlara göre ayarlanmayan Sovyet sisteminin çalışma saatlerine bakıldığında bu birleştirme olayının namaz kılanlar için avantaj sağladığını da söylemek belki yanlış sayılmaz.

Dedem namaz kılarken alnını koyduğu “mühür”ünü” (biz yerel dilimizde ona mıhi diyorduk) beze sarılmış haliyle hep cebinde gezdirirdi. Dur, şimdi çoğunuz bu “mühür” olayını da bilmezsiniz, kısa bilgi vereyim o zaman. Şii’ler namaz kılarken alınlarını genellikle Mekke’den getirilmiş “mühür” denen ve pak olduğuna inandıkları toprak parçasına üzerine koyarlar. Buradaki mesele namaz kılarken alnın pak, temiz bir yere konması inancıdır. Bazıları yanlışlıkla bunu toprağa, taşa tapma şeklinde anlar ve anlatırlar da öyle değildir. Bu uygulama Şii’lerde gelenek halini almıştır. Bu gelenek dolayısıyla evde namaz kıldıklarında da “mühür”ü mutlaka kullanıyorlar. Dışarı gittiklerinde de yanlarına alırlar. Dedem de köyümüzün çay plantasyonlarında bekçilik yaptığı için namaz kıldığında bu “mühür”e ihtiyaç duyardı ve hep cebinde gezdirirdi.

Dua edersek isteğimizin gerçekleşeceğini de dedemizden öğrenmişiz. Uygulamasını da dedem bir gün bizim üzerimizde yapmıştı. Şöyle bir olay yaşamıştık: Dedemizde bir gün Sovyetler Birliği’nin Kanada (Çekoslovakya da olabilir çünkü bize kafa tutacak iki önemli rakip vardı zaten) ile hokey maçını izliyorduk. Tüm spor dallarına kardeşlerle beraber hastaydık ama buz hokeyinin de ayrı yeri vardı. Çünkü bu alanda dünyaya kafa tutuyorduk. Takımımız yeniliyordu. Sinirliyiz, moralimiz bozuk. Ama oyun daha devam ediyor. Bu arada dedemiz de yan tarafta namaz kılıyor. Namazın sonunda dedemizin gülerek dua ettiğini gördüm. Namaz bittikten kısa süre sonra maç da bitti. Kazanmıştık. Dedemizin anlatımına göre, üzüntülü halimizi görüp kazanmamız için ettiği dualar maçı bize kazandırmıştı…

Dedemin bizlere anlattığı bir de Allahsızlar Cemiyeti olayı vardı. Bu cemiyet özellikle Sovyetler Birliği’nde 1930’lu yıllarda çok aktifmiş. İnsanlar arasında ateistlik propagandası yapan bir cemiyet olarak bilinir. İsmi her halde bir fikir veriyordur. Bazı üyeleri köyde dolaşıp insanları inançlarıyla sınıyorlarmış. Örneğin, cemiyet üyesinden biri çarşı ortasında cebinden ekmek parçası çıkarıp oruç tuttuğunu bildiği birisine uzatıyormuş. Gel de şimdi ekmeği yeme. Cemiyet icabına bakıyormuş… Sonralar bu cemiyet üzerine yazılan çalışmaları takip edecek, 1930’lu yıllar gazetelerini incelerken propagandalarını okuyacaktım: “Ben bugün oruç tuttum. Açıktım. Başım döndü. Düştüm. Bir daha oruç tutmam” ile başlayan yazılarda orucun sağlığa zararları anlatılıyordu…. Dedemin anlattığına göre köyümüzde bu cemiyetin ileri gelenlerinden biri halka çok çektirdi ve sonunda da çok acı çekerek öldü. Şimdi düşünüyorum da, dedem demek ki alttan alta bize çok şeyler aşılamış… Nasıl olsa iyi komünistti, hem de iyi Müslüman…

Babamın olayı daha farklıydı. Evde her ne kadar annesi ve babasından namaz kılmayı görse de, evde, mahallede bazı dini vecibeler yerine getirilse de babam tam da ateistlik ruhunun hakim olduğu dönemde yetişmişti. Ateistlik eğitimi veren programlarda yer aldığını görüyordum. İyi bir komünist ve iyi bir ateistti. Öğrencilerine ve topluma bu eğitimi aşılıyordu. Sovyetler Birliği’nin son dönemlerinde, sistem artık yeniden yapılanma arayışı içine girdiğinde babam dedemden İslam’ı öğrenmeye başladı. Öğrendi. Bugün de inancını özgürce yaşıyor. İyi komünistlik kısmı geride kaldı artık…

Bana gelince, Kızıl Ordu’da askerliğimi yaparken bir gün tartışma çıktı, Sünni-Şii konusunda. Ama ben daha bunları ayırt etmekte zorlanıyorum. Babamı aradım, sordum. Sovyetlerin son dönemi olan bu yıllarda babam da artık inancını yaşıyordu ve beni telefonda bilgilendirmişti…

Şimdi Sovyet sisteminin din konusundaki makro boyutundan mikro boyuta inersem, evet sistem hoş karşılamıyordu ve din karşıtı propagandasını yapıyordu. Fakat insanlar kurban kesiyorlardı (sabah erkenden kalkıp keseceksin ki iş saatini aksatmayasın), az da olsa oruç tutuyorlardı (Sovyetlerin son dönemlerinde yaygınlaşmaya başlayacaktı), namaz kılıyorlardı (köyümüzün camisi dükkân ambarı olarak kullanıldığından oraya namaz kılmaya gidemezdin, evinde kılacaktın. Gidip de bir köşesinde kılmak isteseydin senden öncen ihbarın belirli birimlere ulaştırılırdı zaten), vefat edenler İslami geleneğe göre gömülüyorlardı, çocuklara İslami isimler verilirdi (tabi ki bölgemiz Şii olduğu için Ali dışında diğer halife isimlerine rastlanmazdı), dillerde selam, inşallah, maşallah, bismillah ve benzeri kelimeler yer alırdı. Eee ne demişler, “büyük yangınlar küçük kıvılcımlardan doğar”. Mikroları dönüştüremezsen makrolarla da yürüyemezsin!!! Münbit (verimli) toprağın olması lazım ekinin güzel yetişmesi, büyümesi için. Zorun gücü bir yere kadardır… Ne ise...

Peki, oruç tutmak bu anlatımlarımın neresindedir? Oturup hafızamı çok zorladım. Fazla bir şeyler hatırlamadım. Dedem, ninem oruç tutarlar mıydı? Sanki hiç rastlamadım ama tutmuşlardır. Arayıp babamdan sordum. Annesinin ve babasının oruç tuttuklarını söyledi. Dedim ya iyi komünist olmanın yanında iyi Müslümandı dedem. Bizim evde oruç tutuldu mu? Sovyetlerin son döneminde olduğunu hatırlıyorum. Bir gün, sonra ara verip daha bir gün, iki gün tuttuklarımız oldu. Sahura kalkıp pilav ve kahvaltılıklar yediğimi hatırlıyorum ama iftarları çok fazla hatırlamıyorum. Yoksa iftara varmadan oruçlarımızı bozuyor muyduk??? Biliyorum çok uzattım ama annemin bir anlatımını da aktarayım öyle geçiş yapayım Lefke’ye. Annemin akrabalarından bir molla vardı, ismi Asaf. Komşu köylerin birinde yaşıyorlardı. Asaf çocukken annesi onu sahura kaldırmayı unutmuş. Sabah olmuş. Çocuk illaki oruç tutacağım diye tutturmuş. Annesi de evin perdelerini kapayıp evi karanlık yapmış (çocuk kafası ya, karanlıkta sahur yenir oruç öyle tutulur diye) ve çocuğa yemek hazırlamış. Asaf’ımız o gün orucunu tutmuş…

Galiba hatıralara dalıp Lefke’yi unuttuk. Belgemize dönelim. Sovyetleri anlatmam bitmez çünkü… 

*           *          *

Bahsedeceğimiz belge[3] 19 Ağustos 1916 tarihlidir. Lefkoşa ve Girne kadısı tarafından (belgede sadece imzası bulunsa da kaynaklardan kadının Ahmet Muhittin olduğu anlaşılmaktadır) o günlerde Platres köyünde bulunan Kıbrıs baş kadısına yazılmıştır (Belgede ismi geçmese de baş kadının Ali Rifat bey olduğunu biliyoruz). Belgeden öğreniyoruz ki 1916 yılında Lefke naibi Hilmi Efendi ve vaizi (belgede vaizin ismi geçmez ve biz de ismini bilemeyiz) Lefke’de Ramazan bayramını (îd-i fıtri) bir gün erken icra eylemişler. Yani orucun son gününü beklemeden bayram ilan edilmiş. Yani Lefkeliler oruçlarını bir gün erkenden bozmuşlar. Lefke naibi ve vaizi buna sebep olarak da Lefkoşa’dan gelen bir yazıyı göstermişler.

Belge incelendiğinde bu konunun gereklilik üzerine soruşturulduğu ve olayın nasıl geliştiği tespit edilmiştir. Belgeye göre olay şöyle gelişmiştir: Pazartesi günü sabah (Takvime bakıldığında 1916 yılı Ramazan ayının son gününün Pazartesi gününe denk geldiği görülmektedir) Omorfo’dan Lefke’ye gelen yolcular Lefkoşa’dan Omorfo’ya haber geldiğini ve gelen haberde Pazartesi gününün bayram ilan edildiğini bildirmişler. Bunun üzerine de Lefke ahalisinin çoğunluğu oruçlarını açmış, imam, hatip, naib ve saireler de bayram namazı kılmağa karar vermişler. Yani Lefkeliler bir gün erkenden oruçlarını bozmuşlar ve bayrama başlamışlar. Belgenin sonraki kısmından anlaşılmaktadır ki aslında Omorfo’ya haber Lefkoşa’dan değil, Peristerona (belgede Prostorone olarak geçmektedir) müderrisi Osmân Râgıb Efendi tarafından gelmiştir. Bundan dolayı da soruşturmayı yürüten kâtip Zeki Efendi Peristerona'ya gitmiş ve Osmân Râgıb Efendinin ifadesini almıştır. İfade alınırken de anlaşılmıştır ki, Osmân Râgıb Efendi Omorfo’ya yazıyı keyfi olarak göndermemiştir. Omorfo İslam ahalisi Pazartesinin bayram olup olmadığını yazılı olarak ona sormuşlar. O da yazının altına Bizim hesabımızca bayram olduğu beyan ederim efendim” notunu düşerek geri Omorfolulara göndermiştir. 

Kaynaklara bakıldığında Omorfoluların Peristerona müderrisine soru yöneltmelerinin nedeni anlaşılmaktadır. Çünkü Peristerona Camii Omorfo düzlüğünde Cuma namazının kılındığı önemli camilerden biridir. Bölgenin birçok köyünden Cuma namazı için buraya gelinmektedir. Ayrıca caminin eğitimini İstanbul’da almış ve “bir evliya olarak bilinen” Osmân Râgıb Efendi gibi bir müderrisi bulunmaktadır.[4]    

Mektubun son kısmında Lefkoşa ve Girne kadısı, Platres’te bulunan Kıbrıs baş kadısına Kıbrıs müftüsünün de Limasol’un Malya köyünde bulunduğunu ve baş kadıyla aynı dönemde Lefkoşa’ya döneceklerini, döndüklerinde konunun dini kurallara uygun olup olmaması araştırıldıktan sonra uygun kararın verileceğini bildirmekle beraber yine de bir emrinin olup olmadığını sormaktadır...

Evet, “Lefke’de bir gün evvel bayrâm yapıldığına dâ’ir” belge burada bitiyor. Ve maalesef konuyla ilgili tahkikâtın nasıl sonlandığını ve nasıl bir işlem yapıldığını şimdilik bilmiyoruz. Umarım ileride ulaşılacak yeni belgeler bu soruya cevap verecektir…

Yazıyı burada tamamlarken Ramazan Bayramınızı kutlar, sağlık, huzur, sevgi, saygı ve barışa vesile olmasını dilerim…

*          *          *

Numero 11[5]

Lefke’de bir gün evvel bayrâm yapıldığına dâ’ir

Fi 19 Ağustos 916

Aded: 108

Platres’de Kıbrıs baş kâdılığı cânib-i âlî-i sümüvvîlerine

Semâhatlü Efendim Hazretleri

Lefke nâibi Hilmi Efendi ile vâʻizi taraflarından Lefkoşa’dan iʻlâm vürûd ittiği beyanıyla bir gün evvel îd-i fıtri[6] icrâ eylediklerinden bahisle bu bâbda  tahkikât-ı lâzıme bi’l-icrâ neticesinin inbâsını âmir fî 9 şevvâl 334 tarihlü emir-nâme-i âlî-i sümuvvîleri yed-i ihtirâma alındı. Pâzârirtesi günü sabâhleyin Omorfo’dan Lefke’ye gelen yolcuları, Lefkoşa’dan Omorfo’ya haber vürûd iderek bayrâm idildiğini ihbâr iylemeleri üzerine (çünki Lefkoşa’dan Omorfo’ya telğraf vardır) Lefke ahâlisinin kısm-ı aʻzamı iftâr iyledikleri ve imâm ve hatib efendi ile nâib-i mûma-ileyh ve sâire bil-istişâre bayrâm namâzını kılmağa karâr virdikleri ve Lefkoşa’dan iʻlâm geldiğine dâ’ir olan beyânât  katʻiyyen hilâf idûğü ve Omorfo’ya gelen haber ise Prostorone müderrisi Osmân Râgıb Efendi tarafından olduğu dahî ahîren anlaşıldığı Lefke’den ittirilen tahkikâttan anlaşılmıştır. Bunun üzerine kâtib Zeki efendi dâʻîleri Prostorone’ye li-ecli’t-tahkîkât iʻzâm olunup mûma-ileyh Osmân Râgıb Efendi’nin baʻzı mesâil-i şerʻiyye dermiyânıyla ifâdâtını zabt iylemiş. Ve Omorfo ahâlisinin istifsârına cevâben ve zeylen yazdığı varaka dahî elde itdirilmiş olmağla leffen takdîm-i huzûr-ı sâmî-i sümuvvîleri kılındı. Zât-ı âlî-i sümuvvîlerinin Lefkoşa’ya avdetlerinde Limson kazâsında kâin Malya karyesinde bulunan faziletlü müftü efendi dâʻîleri dahî tabiʻî Lefkoşa’ya dönecekleri cihetle mesâ’il-i mezkûre şerʻ-i şerîfe muvâfık olub olmadığı tedkik olunarak ona göre muktezâsı icrâ kılınmak muvâfık olacağı mütâlaʻa kılınmış ise de yine taraf-ı âlî-i  sümuvvîlerinden virilecek muvazzah emre ittibâʻ kılınmak akdem vezâ’if-i dâ’iyânemden olduğunun arz ve işʻârına mücâseret kılındı ol-bâbda ve her hâlde emr u fermân hazreti men-lehü’l-emrindir.

Fî 19 Ağustos 916

Ed-dâ’î

Lefkoşa ve Girne Kâdısı

*          *          *

Huzûr-ı faziletlerine[7]

Faziletlü efendim hazretleri

Ba’de’s-selâm hatt-ı şerifiniz istifsâr olur efendim. Yârınki pâzârirtesi günü bayrâm olub olmayacağını şu pusulamızın zahrine şerh ve imzâ buyûrmağın umûm Oformo’nun İslâm ahâlisi nâmına istirhâm eylerim efendim. Ol-bâbda

30 Ramazân-ı şerif

Oformo İslâm ahâlisi

İmza

Bizim hesabımızca bayram olduğu beyan ederim efendim.

Ed-dâ’î Ragıb

 

 

[1] Yazı Ramazan Bayramı’nın ilk günü olan 13 Mayıs 2021 tarihinde yazılmıştır.

[2] Perestroyka (yeniden yapılanma) Sovyetler Birliği’nin son döneminde sistemin ekonomik ve sosyal yeniden yapılanmasını ifade eden Rusça bir kelimedir. Sovyetler Birliği’nin son dönemi bu isimle anılmaktadır.

[3] Okuduğum belge üzerinde yaptığı bazı düzeltmelerden dolayı Prof. Dr. Mehmet Topal hocama teşekkür ediyorum.

[4] Peristerona Camii ve müderris Osmân Râgıp Efendi ile ilgili bkz.: Tuncer Bağışkan, Kıbrıs’ta Osmanlı, İslam ve İslamlaştırılmış Eserler, Kıbrıs Türk Eğitim Vakfı yayını, Lefkoşa 2019, s. 228-232.

[5] MAA FE 10.66.11.1

[6] Ramazan bayramı

[7] MAA FE 10.66.11.2

 359 13-05-21

  Paylaş   Tweetle   Paylaş   Paylaş   Gönder
Copyright © 2017 Doç. Dr. Elnur Ağayev | Bu sitedeki tüm görsel materyallerin hakkı saklıdır.
×
×

Avatar
Hatırla beni