"Tarihi canlı bir savaş alanı, bir ideolojik çatışma bölgesi olmaktan kurtarmamız lazım"

 

Süleyman Aliyarlı…

Çalışmalarını duyduğunuz, okuduğunuz, tartışmak istediğiniz insanlar, bilim adamları vardır. Bir az okumaya meraklıysanız kafanızda bu tür insanların, bilim adamlarının sayısı çoktur. Tartışırsınız, konuşursunuz… tabi ki karşılaşma şansınız olursa…

Doktora tezimde kendisine kısa bir bölüm açtığım Süleyman Aliyarlı da benim için böyle insanlardandı. 1990’lı yıllarda Bakü Devlet Üniversitesi bir kısım hocalarıyla yayınladığı kalın ciltli, siyah yüzlü Azerbaycan Tarihi kitabı ünlüydü. Bu kitabın Sovyet tarih yazımına farklı bir bakışı vardı. Sorun kitabı onaylayıp onaylamamam değil tabi ki, getirdiği yeni yaklaşımdı…

... Tez dönemimde kendisini bir az daha tanıma şansım olduydu. Kendisiyle iş yerinde, Bakü Devlet Üniversitesi Tarih Fakültesi’nde görüşmüştüm. Sovyet dönemini tarihçilerinin yaşadıklarını yaşamış, tepkiler vermiş, devlet lideri düzeyinde “fırçalanmışbir bilim adamıydı: 1960’lı yıllarda dönemin “birleştirme” tezine karşı gelerek Azerbaycan’ın Rusya ile birleşmediği, Rusya tarafından işgal edildiğini dile getirdiğinde dönemin Azerbaycan yönetimi tarafından en masun haliyle söylersek  “fırçalanmıştı”. Sonraki yıllarda aynı yönetici aslında tarihçiyi “fırçalamakla” Sovyet baskı sisteminden koruduğunu dile getirecekti…

Sovyet dönemi tarihçilerinin kaderini yaşadığı için Sovyet dönemi tarih yazımı konusunda kendisinden faydalandıydım...

Sonraki dönemde onu Türk Tarih Kongresi’nde dinlemiştim. Dönemin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de katıldığı Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. Yılına adanmış Türk Tarih Kongresi’nde Türk Dünyası tarihçileri adına kapanış oturumunda konuşma yapmıştı. Konuşmasında 1918 yılında Türk İslam Ordusu’nun Bakü’ye gelişi ve Bakü halkının orduya yazdığı mektuptan bahsetmişti. Hatta bu konuşma sırasında rastladığım bir olaydan kendime ders de çıkarmıştım: Süleyman muallim konuştuğunda salonda bulunan bazı Azerbaycanlı tarihçi dostlarımız kendi aralarında bu tür bir konuşmanın yerinin burası olmadığını tartışırken, dışarı çıktıklarında adeta Süleyman muallimin önüne koşarcasına, “ne gözel danışdınız, tebrik edirik” dediklerinde de çok şaşırmıştım…  

… Yıl 2011 olmalı. Bakü-İstanbul uçağımda yerimi alıp uçuşu bekliyorum… Of… 3 saatlik yolculuk da çekilir mi diye kara kara düşünüyorum. Son dönemlerde en fazla saatlik uçuşlar yapmıştım. Lefkoşa-Ankara veya Lefkoşa-İstanbul. Zaten Bakü’ye giderken 3 saatlik yolculuğu git, git, bıkkınlık içinde bitirmiştim. Yanlış anlaşılmasın, vatanıma karşı değildi bu duygu, uçak yolculuğunun uzun sürmesineydi…

… Süleyman Aliyarlı uçağa girmez mi… Yanımdaki koltuk boş, acaba yanımdaki boş yer onun koltuğu muydu? Evet, Süleyman muallim geldi yanımdaki boş koltuğa oturdu… Uçakta İstanbul’a iniş anonsu yapılıyordu. Oysa biz daha muhabbete devam ediyorduk. Elimdeki ajanda nerde ise notlarla dolmuştu…  Süleyman muallim Ankara’ya Tarih Kurumu’nun toplantısına gidiyordu. Ayrıldık, vedalaştık… Resim çekilmeyi unutmuştum. Koşarak pasaport sıralarının oraya gittim. Sıradaydı. Resim çekmeyi unuttuk, dedim. Kabul etti. Resim çektirdik…

Yıllar sonra vefatı haberini aldım…

Allah rahmet eylesin… 

 264 25-04-21

  Paylaş   Tweetle   Paylaş   Paylaş   Gönder
Copyright © 2017 Doç. Dr. Elnur Ağayev | Bu sitedeki tüm görsel materyallerin hakkı saklıdır.
×
×

Avatar
Hatırla beni